ABD'nin Virginia eyaletindeki bir federal yargıç, 1912'de batan ünlü RMS Titanic gemisinden çıkarılan 100 yıllık 100'den fazla eserin açık artırmayla satışını engelledi. Yargıç Rebecca Beach Smith, söz konusu satışın koleksiyonun bütünlüğü ve korunmasına yönelik "açık bir tehdit" oluşturduğunu belirterek, RMS Titanic (RMST) şirketinin elindeki eserleri satma planını durdurdu. Karar, tarihi mirasın korunması adına önemli bir emsal olarak değerlendiriliyor.
Gelişmenin Arka Planı: Titanic Koleksiyonu ve Yasal Süreç
RMS Titanic, 10 Nisan 1912'de Southampton'dan New York'a yaptığı ilk seferinde bir buzdağına çarparak batmış ve 1.500'den fazla kişi hayatını kaybetmişti. Enkaz, 1985 yılında Atlas Okyanusu'nun derinliklerinde keşfedildi. O tarihten bu yana, RMS Titanic Inc. şirketi, enkazdan çok sayıda eser çıkararak sergileme ve ticari faaliyetlerde bulundu. Şirket, elindeki koleksiyonu şimdiye kadar müzelerde sergilemiş ve çeşitli açık artırmalarla satışa sunmuştu. Ancak son açık artırma planı, hem hukuki hem de etik açıdan tartışmalara yol açtı.
ABD Bölge Yargıcı Rebecca Beach Smith, 2020 yılında verdiği bir kararla RMST'nin enkazdan telgraf, giysi, mücevher ve diğer kişisel eşyalar dahil olmak üzere eserleri çıkarmasına izin vermişti. Ancak şirketin bu eserleri açık artırmayla satma girişimi, hem ABD hükümeti hem de tarihçiler tarafından eleştirildi. Hükümet, eserlerin tek bir koleksiyon olarak korunması gerektiğini savunurken, tarihçiler eserlerin parçalara bölünmesinin tarihsel bağlamı zedeleyeceğini belirtti. Yargıç Smith, kararında, "Bu eserler, Titanik'in trajik hikayesinin ayrılmaz parçalarıdır ve kamu yararına korunmalıdır" ifadelerine yer verdi.
Karar, RMST şirketinin mali durumunu da etkileyebilir. Şirket, daha önce iflas koruma başvurusunda bulunmuş ve elindeki koleksiyonu satarak mali yükümlülüklerini yerine getirmeyi planlamıştı. Ancak yargıcın kararıyla birlikte şirketin elindeki eserlerin akıbeti belirsizliğini koruyor. Koleksiyonun bir müzede sergilenmeye devam edilmesi veya bir kamu kurumuna devredilmesi gündemde.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Tarihi Mirasın Korunması Tartışması
Bu dava, dünya genelinde su altı kültürel mirasının korunması konusundaki tartışmaları yeniden alevlendirdi. UNESCO'nun 2001 tarihli Sualtı Kültürel Mirasının Korunması Sözleşmesi, su altındaki tarihi eserlerin ticari amaçlarla kullanılmasını yasaklamaktadır. Ancak ABD, bu sözleşmeyi imzalamamış ülkeler arasında yer alıyor. Bu nedenle Titanic'in enkazı, ABD iç hukukuna göre değerlendiriliyor ve şirketin ticari faaliyetleri büyük ölçüde serbest bir alanda yürütülüyor.
Titanic'in enkazı, uluslararası sularda yaklaşık 4.000 metre derinlikte bulunuyor ve bu nedenle ülkelerin egemenlik yetkisi dışında kalıyor. Bu durum, enkazın hangi ülkenin yasalarına tabi olduğu konusunda tartışmalara neden oluyor. ABD, 1986 yılında çıkarılan bir yasayla enkazın korunmasına yönelik düzenlemeler yapmış, ancak bu düzenlemeler ticari faaliyetleri tamamen yasaklamamıştı. Yargıcın son kararı, uluslararası toplumda da dikkatle izleniyor.
Uzmanlar, bu kararın yalnızca Titanic koleksiyonu için değil, aynı zamanda dünyanın çeşitli bölgelerindeki su altı mirasının korunması için de emsal teşkil edebileceğini belirtiyor. Özellikle Akdeniz ve Karadeniz gibi tarihi batıkların yoğun olduğu bölgelerde, ticari kurtarma şirketlerinin faaliyetleri sık sık tartışma konusu oluyor. Bu karar, su altı kültürel mirasının ticari kazanç elde etmek için kullanılmasına karşı önemli bir hukuki dayanak oluşturabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, zengin su altı kültürel mirasına sahip bir ülke olarak bu kararı yakından izlemektedir. Özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarında çok sayıda antik batık bulunmaktadır ve bu batıklar zaman zaman kaçak kazılar ve ticari kurtarma girişimleriyle tehdit edilmektedir. Türkiye, UNESCO Sözleşmesi'ne taraf olup su altı mirasının korunması için ulusal mevzuatını güçlendirmeye çalışmaktadır. Bu karar, Türkiye'nin su altı mirasının korunması konusundaki uluslararası çabalarına hukuki bir destek sağlayabilir. Ayrıca, Türkiye'nin tarihi ve kültürel değerlerin korunması konusundaki hassasiyeti göz önüne alındığında, bu tür kararların uluslararası alanda olumlu yansımaları olabileceği değerlendirilmektedir.