11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçti. ABD, terörizmin amacının acı çektirmek değil, hedefini daha fazla zarar verecek adımlar atmaya kışkırtmak olduğunu gösteren bir tabloyla karşı karşıya. Saldırıların ardından başlatılan “Teröre Karşı Savaş”, trilyonlarca dolar harcama, yüz binlerce sivil kaybı ve küresel ölçekte otoriterleşme getirdi. Peki, teröristler amaçlarına ulaştı mı?
11 Eylül Sonrası: Korkuya Dayalı Politika
2001’de New York ve Washington’a yapılan saldırıların ardından ABD, Afganistan’ı işgal etti, ardından Irak’a yöneldi. Bu müdahaleler, El Kaide’yi ortadan kaldırmak bir yana, bölgesel istikrarsızlığı derinleştirdi. Irak Savaşı’nın gerekçesi olan kitle imha silahları hiç bulunamadı; ancak savaş, milyonlarca insanı yerinden etti ve IŞİD gibi yeni örgütlerin doğuşuna zemin hazırladı. ABD’nin “şok ve dehşet” stratejisi, askeri üstünlüğe rağmen kalıcı barış getirmedi. Vatan Güvenliği Bakanlığı’nın kurulması, Patriot Act gibi yasalarla iç güvenlik adı altında bireysel özgürlükler kısıtlandı. Guantanamo ve Abu Garib gibi hapishanelerde işkence skandalları ABD’nin uluslararası itibarını sarstı.
Terörizmle mücadele adına yapılan harcamalar 8 trilyon doları aştı. Bu kaynak, altyapı, eğitim ve sağlık gibi alanlara yönlendirilebilirdi. Bunun yerine, askeri-sanayi kompleksi güçlendi, gözetim teknolojileri yaygınlaştı. ABD’nin küresel liderlik iddiası, tek taraflı müdahalelerle aşındı. müttefikler arasında güven kaybı yaşandı.
Terörün Amacı: Provokasyon ve Aşırı Tepki
Terörizm, genellikle doğrudan askeri bir tehdit değil, psikolojik bir savaştır. Hedef, düşmanı kendi değerlerinden ve çıkarlarından taviz verecek kadar öfkelendirmektir. 11 Eylül sonrası ABD, tam da bu tuzağa düştü: Özgürlükleri kısıtlayan yasalar, işkence, gizli hapishaneler ve keyfi gözaltılar... Tüm bunlar, El Kaide’nin propaganda malzemesi oldu. Teröristler, ABD’yi kendi ilkelerinden uzaklaştırarak meşruiyetini zayıflattı. Ayrıca, Irak ve Afganistan’daki sivil kayıplar, radikal grupların eleman kazanmasını kolaylaştırdı. ABD’nin demokrasi ihraç etme söylemi, işgal altındaki ülkelerde inandırıcılığını yitirdi.
Bugün gelinen noktada, ABD askerlerini Afganistan’dan çekti, Irak’taki varlığını azalttı. Ancak bıraktığı miras: zayıf devletler, mezhep çatışmaları ve mülteci krizleri. Terörizm tehdidi tamamen ortadan kalkmadı; sadece şekil değiştirdi. Bu tablo, terörizmin asıl amacına ulaştığını gösteriyor: ABD’yi mali, askeri ve ahlaki olarak yıpratmak.
Küresel ve Bölgesel Yansımalar
ABD’nin terörle mücadele politikası, sadece kendisini değil, dünyayı da etkiledi. NATO, Afganistan’da görev aldı; Avrupa ülkeleri kendi güvenlik yasalarını sıkılaştırdı. Ancak bu süreçte ABD ile Avrupa arasında gerilimler yaşandı. Özellikle Irak Savaşı’na karşı çıkan Fransa ve Almanya, ABD’nin tek taraflılığından rahatsız oldu. Terörle mücadele adı altında yapılan gözetim programları (NSA’nın dinleme skandalı) müttefikleri bile hedef aldı.
Orta Doğu’da ise ABD’nin müdahaleleri, İran’ın nüfuzunu artırdı, Sünni-Şii gerilimini körükledi. Arap Baharı sonrası ortaya çıkan kaos, IŞİD’in yükselişine zemin hazırladı. ABD liderliğindeki koalisyon, IŞİD’i askeri olarak yenilgiye uğrattı; ancak ideolojisi hala canlı. Bugün terörizm, tek bir merkezden yönetilmiyor; dağınık, ağ tabanlı ve dijital. Bu da mücadeleyi daha karmaşık hale getiriyor.
ABD’nin 20 yıllık savaşları, küresel güç dengelerini de değiştirdi. Çin ve Rusya, ABD’nin yıpranmasından faydalandı; Orta Doğu’da nüfuz alanlarını genişletti. ABD’nin “dünya jandarması” rolü sorgulanır hale geldi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
11 Eylül sonrası dönem, Türkiye için hem fırsatlar hem zorluklar barındırdı. ABD ile stratejik ortaklık, Irak Savaşı’nda 1 Mart tezkeresinin reddiyle sarsıldı. Türkiye, PKK ile mücadelede ABD’den yeterli destek göremedi; Suriye’de PYD/YPG’nin güçlenmesi endişe yarattı. Öte yandan, Türkiye kendi güvenlik stratejisini geliştirerek bölgesel aktör olma yolunda adımlar attı. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi, Türkiye’nin Kabil Havalimanı’ndaki rolünü tartışmaya açtı. Terörle mücadelede uluslararası işbirliği önemini korurken, Türkiye’nin kendi bağımsız politikalar geliştirmesi gerekliliği ortaya çıktı. Bu süreç, Türkiye’nin savunma sanayisini güçlendirmesi ve çok yönlü diplomasi izlemesi açısından dersler içeriyor.