Tahran’dan yükselen yeni bir ses, İran’ın artık ABD karşısında üstünlük sağladığına ve Washington’u yıpratma savaşında galip geleceğine olan inancını yansıtıyor. İranlı yetkililere ve rejime yakın analistlere göre, ülke son yıllarda ekonomik yaptırımlara, siyasi izolasyona ve askeri tehditlere rağmen direnç gösterdi ve ABD’nin bölgeden çekilme sinyalleriyle birlikte elini güçlendirdi. Bu bakış açısı, Tahran’ın nükleer müzakerelerdeki tutumundan bölgesel vekil güçlerle ilişkilerine kadar geniş bir yelpazede belirleyici oluyor.
İran’ın Stratejik Güven: Neden Artık Daha Az Endişeli?
İranlı stratejistlere göre, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığını azaltması ve Afganistan ile Irak’tan çekilme süreci, Tahran’a manevra alanı açtı. İran yönetimi, bu durumu “ABD’nin bölgeden kaçışı” olarak yorumluyor ve kendisini kalıcı güç olarak konumlandırıyor. Ekonomik yaptırımların neden olduğu baskıya rağmen, İran iç talep ve günlük yaşamda görece bir istikrar sağlamış durumda. Petrol ihracatını alternatif kanallarla sürdürebilen İran, Moskova ve Pekin ile artan ticari ve askeri iş birliği sayesinde uluslararası yalnızlığını da kırdı. Üstelik Yemen’deki Husiler, Lübnan’daki Hizbullah ve Suriye’deki varlığı aracılığıyla bölgesel etki alanını genişleten İran, ABD’nin Suudi Arabistan ve İsrail ile yakınlaşmasına rağmen caydırıcılığını koruyor.
Bir diğer önemli faktör ise nükleer program. İran, uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 60’a çıkararak askeri seviyeye yaklaştı ve bu sayede müzakere masasında elini güçlendirdi. Batı’nın bu konuda etkili bir askeri müdahalede bulunamayacağını düşünen Tahran, zamanın kendi lehine işlediğine inanıyor. İranlı bir yetkilinin ifadesiyle, “ABD yorgun ve isteksiz; biz ise sabırlı ve kararlıyız.”
Bölgesel ve Küresel Yansımalar: Yeni Bir Güç Dengesi mi?
İran’ın bu özgüveni, Orta Doğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendiriyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenlerini sorgulamaya başladı. Çin’in arabuluculuğunda gerçekleşen İran-Suudi Arabistan anlaşması, Tahran’ın diplomatik kazanımı olarak görülüyor. İsrail ise İran’ın nükleer programına karşı askeri seçenekleri masada tutsa da, uluslararası desteğin azaldığı bir ortamda hareket alanı kısıtlanıyor. Küresel boyutta ise ABD’nin Orta Doğu’dan çekilmesi, Rusya ve Çin’in bölgede nüfuz kazanmasına zemin hazırlıyor. İran’ın bu iki ülkeyle yakınlaşması, Batı ittifakına alternatif bir blok oluşturma potansiyeli taşıyor. Ancak İran’ın bu stratejisinin riskleri de var: Ekonomik yaptırımların derinleşmesi, halk arasında hoşnutsuzluğu artırabilir; İsrail’in olası bir sürpriz saldırısı veya iç siyasi krizler, Tahran’ın hesaplarını altüst edebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran’ın kendine güveninin artması, Türkiye için hem fırsat hem de risk barındırıyor. Ankara, Tahran’la Suriye, Irak ve Kafkaslar’da zaman zaman çatışan çıkarlara sahip. İran’ın bölgesel etkisinin artması, Türkiye’nin Kuzey Irak ve Suriye’deki operasyon alanını daraltabilir. Öte yandan, ABD’nin bölgeden çekilmesi, Türkiye’nin İran’la enerji ticareti ve bölgesel istikrar konularında iş birliğini zorunlu kılıyor. İran’ın nükleer programına yönelik uluslararası baskı azalırsa, Türkiye’nin bu konudaki arabuluculuk rolü zayıflayabilir. Türkiye, İran’ın yükselişini dengelemek için Rusya ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini çeşitlendirmek zorunda kalacak. Kısacası, Tahran’ın artan özgüveni, Türkiye’nin çok boyutlu dış politikasında hassas bir dengeyi korumasını gerektiriyor.