Middle East Eye'da yayımlanan bir analiz, Yemen'deki Suudi liderliğindeki koalisyon savaşında Amerika Birleşik Devletleri'nin 'kurtarıcı' rolünün artık geçerliliğini yitirdiğini öne sürüyor. Sekiz yılı aşkın süredir devam eden çatışmada Suudi Arabistan ve müttefikleri, ABD'den bekledikleri askeri ve siyasi desteği yeterince göremedi. Bu durum, Riyad'ın hem sahada hem de diplomatik masada kendi başına hareket etme arayışlarını hızlandırdı. Analize göre, ABD'nin bölgedeki angajmanının azalması, Suudi Arabistan'ın İran ile doğrudan diyalog kurma ve Çin gibi yeni aktörlerle ilişkilerini derinleştirme çabalarını beraberinde getirdi.
ABD desteğinin sınırları ve Suudi hayal kırıklığı
Yemen iç savaşı, 2014 yılında Husi hareketinin başkent Sana'yı ele geçirmesiyle yeni bir boyut kazandı. 2015'te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon, meşru hükümeti yeniden iktidara getirmek için askeri müdahale başlattı. ABD, lojistik destek, istihbarat paylaşımı ve silah satışlarıyla koalisyona yardımcı oldu. Ancak Washington, özellikle Biden yönetimi döneminde, Suudilerin beklediği ölçüde doğrudan muharebe desteği vermedi. Ayrıca Kongre'deki silah satışlarına yönelik itirazlar ve insan hakları endişeleri, ABD-Suudi ilişkilerinde gerilim yarattı. Suudi yetkililer, ABD'nin Husilere karşı tutumunu yeterince sert bulmadı ve İran'ın bölgedeki etkisini dengeleme konusunda Amerika'nın isteksiz olduğunu düşündü. Bu durum, Riyad'ın alternatif güvenlik ortaklıkları arayışını hızlandırdı.
Analizde, ABD'nin Yemen'deki rolünün giderek sembolik bir düzeye indiği, Suudi Arabistan'ın ise kendi güvenlik kapasitesini artırma ve bölgesel aktörlerle ilişkilerini çeşitlendirme yoluna gittiği belirtiliyor. Suudi Arabistan, 2022'de Çin'in arabuluculuğuyla İran ile diplomatik ilişkileri yeniden tesis etti. Bu adım, ABD'nin bölgedeki etkisinin azalmasının somut bir göstergesi olarak yorumlandı. Aynı dönemde Suudi Arabistan, BRICS'e katılma iradesini açıkladı ve Çin ile enerji, teknoloji ve altyapı alanlarında iş birliğini genişletti.
Bölgesel ve küresel yansımalar
Yemen'deki çatışma, sadece Suudi Arabistan ve Husiler arasında değil, aynı zamanda bölgesel güçler İran, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar'ın da dahil olduğu vekalet savaşlarına sahne oluyor. ABD'nin 'kurtarıcı' rolünün sona ermesi, bölgesel aktörlerin kendi başlarına inisiyatif alma eğilimini artırıyor. örneğin, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen'in güneyinde ayrılıkçı grupları destekleyerek kendi nüfuz alanını kurmaya çalışıyor. Katar ise Müslüman Kardeşler'e yakın gruplarla ilişkilerini sürdürüyor. Bu çok kutuplu yapı, çatışmayı daha da karmaşık hale getiriyor.
Küresel düzeyde ise ABD'nin Yemen politikasındaki isteksizliği, Çin'in bölgede artan etkisiyle birleşiyor. Çin, Suudi Arabistan ve İran arasındaki arabuluculuğuyla diplomatik bir aktör olarak öne çıkarken, aynı zamanda Yemen'deki insani krize yönelik yardımlarda da rol alıyor. Rusya ise BM Güvenlik Konseyi'nde veto yetkisini kullanarak Batı'nın Yemen'e yönelik yaptırım girişimlerini engelleyebiliyor. Tüm bu gelişmeler, Yemen dosyasının artık tek bir süper gücün inisiyatifiyle çözülemeyeceğini gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Yemen krizinde tarafsız bir tutum izlemeye çalışsa da Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini dengelemek zorunda. ABD'nin bölgeden çekilmesi, Türkiye'nin Katar ve İran ile olan bağlarını güçlendirmesine olanak tanırken, Suudi Arabistan ile normalleşme sürecini de etkiliyor. Ankara, Yemen'deki insani krize yönelik yardımları sürdürerek bölgesel istikrara katkı sağlayabilir. Ayrıca, Çin'in arabuluculuk rolü, Türkiye'nin de benzer diplomatik girişimlerde bulunabileceğini gösteriyor. Uzun vadede, Yemen'deki güç boşluğu, Türkiye'nin Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki ticari ve güvenlik çıkarlarını doğrudan etkileyebilir.