1982 yılında Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta bulunan Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında gerçekleşen katliam, Filistin halkının hafızasında derin izler bıraktı. Amerikalı Yahudi hemşire Ellen Siegel, o gün yaşananları şöyle anlatıyor: "Hayatta kalamayacağından korkan genç bir kadın kalabalığın arasından çıkarak bebeğini kadın doktorlardan birine uzattı." Bu sözler, katliamın insani boyutunu gözler önüne seriyor. Sabra ve Şatilla, Lübnan'daki 12 resmi Filistin mülteci kampından biri olan Şatilla'da, İsrail destekli Falanjist milisler tarafından 16-18 Eylül 1982 tarihleri arasında gerçekleştirilen ve çoğu kadın, çocuk ve yaşlı binlerce Filistinlinin hayatını kaybettiği bir vahşetti. Olayın üzerinden kırk yılı aşkın süre geçmesine rağmen, faillerin büyük çoğunluğu cezalandırılmadı ve uluslararası toplum bu trajediye yeterli tepki vermedi.
Gelişmenin Arka Planı: Cezasızlık Kültürü
Sabra ve Şatilla katliamı, Filistin meselesinde cezasızlığın sembolü haline geldi. İsrail'in 1982'de Lübnan'ı işgali sırasında, Savunma Bakanı Ariel Şaron'un onayıyla Falanjist milislerin kamplara girmesine izin verildi. Katliamın ardından İsrail'de kurulan Kahan Komisyonu, Şaron'u "kişisel sorumluluk" taşımakla suçladı ancak herhangi bir yaptırım uygulanmadı. Uluslararası alanda ise, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu olayı "soykırım" olarak nitelendirdi ancak bağlayıcı bir karar çıkmadı. O tarihten bu yana, Filistinlilere yönelik şiddet eylemleri faillerinin yanına kâr kaldı; bu durum, bölgede kalıcı bir adalet duygusunun oluşmasını engelledi. 2023-2024 yıllarında Gazze'de yaşananlar, bu cezasızlık zincirinin son halkası olarak görülüyor. İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarında on binlerce sivil hayatını kaybetti, altyapı yok edildi ancak uluslararası mahkemelerdeki süreçler yavaş ilerliyor ve somut bir hesap verebilirlik sağlanamıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Sabra ve Şatilla'dan Gazze'ye uzanan süreç, Orta Doğu'da adalet mekanizmalarının işleyişindeki yapısal sorunları ortaya koyuyor. Uluslararası hukuk, güçlü devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda etkisiz kalıyor. Filistinliler, on yıllardır devam eden işgal, yerinden edilme ve şiddet sarmalında adalet arayışını sürdürüyor. Bölgesel aktörler arasında İsrail'e yönelik eleştiriler zaman zaman yükselse de, pratikte yaptırım uygulama konusunda isteksizlik hakim. Batılı ülkelerin tutumu ise çifte standart eleştirilerini beraberinde getiriyor. Öte yandan, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) Gazze'de işlenen suçlara ilişkin soruşturmaları, cezasızlık duvarında bir çatlak yaratabilir. Ancak İsrail'in UCM'yi tanımaması ve ABD'nin mahkemeye yönelik baskıları, bu süreci zorlaştırıyor. Kamuoyu baskısı ve sivil toplum kuruluşlarının çabaları, adalet arayışında önemli bir rol oynuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasına tarihsel ve stratejik olarak yakın duran bir ülke olarak, Sabra ve Şatilla'dan Gazze'ye uzanan cezasızlık sorununu yakından takip ediyor. Türk dış politikası, Filistinlilerin haklarını savunmayı ve İsrail'in uluslararası hukuk ihlallerini gündeme taşımayı öncelikli görev addediyor. Gazze'deki son saldırılar, Türkiye'de geniş yankı buldu ve hükümet, uluslararası platformlarda İsrail'e yönelik yaptırım çağrılarını yineledi. Bölgesel istikrar açısından, cezasızlığın sürmesi, radikal grupların güç kazanmasına ve göç dalgalarının artmasına yol açabilir; bu da Türkiye'nin güvenliğini doğrudan etkiler. Ayrıca, Türkiye'nin arabuluculuk girişimleri ve insani yardım çabaları, uluslararası toplumdaki etkinliğini artırma potansiyeli taşıyor. Adalet arayışı, sadece Filistinliler için değil, bölgede kalıcı barış için de elzem görünüyor.