Küresel birleşme ve satın alma (M&A) piyasaları, 2026 yılının ikinci yarısında özel sermaye şirketlerinin de agresif katılımıyla yeni bir ivme kazanacak. Uluslararası hukuk bürosu Latham & Watkins'in ortaklarından Alex Kelly'nin öngörülerine göre, mega büyüklükteki anlaşmalar bu canlanmanın lokomotifi olacak ve özel sermaye fonları piyasada belirleyici bir rol oynayacak. Kelly, bu sürecin yılın ilk aylarından itibaren sinyallerini verdiğini ve özellikle teknoloji, sağlık ve enerji sektörlerinde hareketliliğin dikkat çekici olduğunu belirtiyor. Özel sermaye şirketlerinin elindeki birikmiş sermaye (dry powder) miktarının rekor seviyelere ulaştığı bir ortamda, 2026 yılının ikinci yarısı M&A piyasası için bir dönüm noktası olmaya aday.
Gelişmenin Arka Planı: Mega Anlaşmalar ve Özel Sermayenin Rolü
Latham & Watkins'ten Alex Kelly, son dönemde piyasada gözlemlenen eğilimleri değerlendirdiği analizinde, 2026'nın ilk çeyreğinde küresel M&A hacminin geçen yılın aynı dönemine göre %15 oranında arttığını vurguluyor. Bu artışta, özellikle 10 milyar doların üzerindeki mega anlaşmaların etkisi büyük. Kelly'ye göre, bu büyüklükteki anlaşmalar genellikle stratejik alıcılar tarafından gerçekleştirilse de, özel sermaye fonları da giderek daha büyük ve karmaşık işlemlere imza atıyor. Özel sermaye şirketlerinin 2025 sonu itibarıyla yaklaşık 2,5 trilyon dolarlık bir birikmiş sermayeye sahip olduğu tahmin ediliyor. Bu fonlar, düşük faiz ortamının da etkisiyle, yatırım yapacak uygun varlık arayışını hızlandırmış durumda. Kelly, özellikle enerji dönüşümü, dijitalleşme ve sağlık teknolojileri alanındaki varlıkların önümüzdeki dönemde en çok talep gören sektörler arasında olacağını ifade ediyor. Bununla birlikte, regülasyonlar ve jeopolitik riskler, özellikle sınır ötesi anlaşmalarda dikkatle yönetilmesi gereken unsurlar olarak öne çıkıyor.
M&A piyasasındaki bu canlanmanın arkasında makroekonomik faktörler de bulunuyor. Merkez bankalarının faiz indirim döngüsüne girmesi, borçlanma maliyetlerini düşürerek özel sermaye şirketlerinin kaldıraçlı satın almalarını kolaylaştırdı. Ayrıca, hisse senedi piyasalarındaki toparlanma, şirketlerin değerlemelerini artırarak satıcılar için uygun bir çıkış ortamı yarattı. Kelly, bu ortamda birleşme ve satın almalarda kalitenin arttığını, işlemlerin daha sağlam finansal yapılara ve daha güçlü sinerji potansiyeline sahip olduğunu belirtiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Rekabet ve Riskler
Küresel M&A piyasasındaki yeniden canlanma, bölgesel bazda farklı dinamikler taşıyor. Kuzey Amerika ve Avrupa, işlem hacminin büyük kısmını oluşturmaya devam ederken, Asya-Pasifik bölgesi de özellikle teknoloji ve yenilenebilir enerji alanlarında artan bir aktivite gösteriyor. Ancak bu yükseliş, beraberinde regülasyon risklerini de getiriyor. ABD ve AB'nin antitröst kurulları, büyük teknoloji şirketlerinin satın almalarına karşı daha katı bir tutum sergiliyor. Aynı zamanda, ulusal güvenlik gerekçesiyle yabancı yatırımları inceleyen mekanizmalar sıkılaştırılıyor. Özellikle Çin merkezli şirketlerin batılı teknoloji varlıklarına yönelik ilgisi, siyasi gerilimler nedeniyle engellerle karşılaşabiliyor. Kelly, bu tür jeopolitik faktörlerin, özel sermaye şirketlerinin yatırım stratejilerini şekillendirdiğini ve ittifakların yeniden yapılandırılmasına yol açtığını vurguluyor. Bununla birlikte, iklim değişikliğiyle mücadele hedefleri doğrultusunda yeşil enerji dönüşümü, M&A faaliyetlerinde yeni bir alan açıyor. Kelly, özel sermaye şirketlerinin bu alanda önemli fırsatlar gördüğünü ve portföylerini karbon nötr hedeflerine uygun şekilde yeniden yapılandırdığını belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Küresel M&A piyasasındaki bu canlanma, Türkiye ekonomisi için hem fırsatları hem de riskleri barındırıyor. Türkiye'de özel sermaye yatırımları, özellikle teknoloji, sağlık ve enerji sektörlerinde son yıllarda ivme kazanmış durumda. Küresel ölçekte artan birleşme ve satın alma eğilimi, Türkiye'deki şirketler için yabancı yatırımcı çekme potansiyeli taşıyor. Ancak yüksek enflasyon, kur dalgalanmaları ve siyasi belirsizlikler, bu yatırımların önündeki engeller olarak duruyor. Türkiye'nin jeopolitik konumu ve büyüyen pazarı, özellikle enerji koridoru ve lojistik alanında yatırımcılar için cazip olabilir. Bununla birlikte, regülasyonlar ve yargı bağımsızlığı gibi yapısal sorunlar, Türkiye'nin bu küresel dalgadan yeterince pay almasını engelleyebilir.