ABD ordusu, Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı savaşla yalnızca İran’ın askeri kabiliyetlerini söküp atmakla kalmadı. Aynı zamanda, Washington’un en yakın müttefiklerine danışacağı ve bir müttefikin üs kullanımını reddetmesinin bir Amerikan savaşını durdurabileceği yanılsamasını da paramparça etti. ‘Operasyon Ezeli Öfke’ (Operation Epic Fury) adı verilen askeri harekât, uluslararası hukukta ‘ev sahibi ülke izni’ olarak bilinen prensibin fiilen askıya alındığı bir dönemin habercisi oldu. Bu gelişme, ABD’nin tek taraflı askeri müdahale doktrininde radikal bir dönüşümü işaret ediyor.
Harekâtın Arka Planı ve Müttefik İzninin Erozyonu
Operasyon Ezeli Öfke, ABD’nin İran’ın nükleer programını durdurma ve bölgedeki vekil güçlerini etkisiz hale getirme gerekçesiyle planlandı. Ancak harekâtın başlangıcından önce, ABD’nin en önemli müttefiklerinden bazıları – Körfez ülkeleri ve Türkiye dahil – üs kullanımına izin vermeyi reddetti. Katar ve Bahreyn gibi ülkeler, İran’la doğrudan bir çatışmaya sürüklenmek istemediklerini açıkça ifade etti. Buna rağmen Washington, harekâtı durdurmak bir yana, bu itirazları ‘diplomatik notlar’ olarak arşivledi ve operasyonu planlandığı gibi başlattı. Bu durum, egemen bir devletin topraklarında askeri üs kullanımına izin vermeme hakkının uluslararası ilişkilerde ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdi. ABD, harekâtı yürütmek için Irak ve Afganistan’daki mevcut üslerini kullanırken, aynı zamanda uluslararası sulardaki uçak gemilerini devreye soktu. Böylece müttefik izninin olmaması, askeri planlamayı ciddi şekilde aksatmadı.
Eski bir ABD Savunma Bakanlığı yetkilisine göre, ‘Müttefiklerin reddi, artık bir veto değil; sadece lojistik bir zorluk.’ Bu ifade, Washington’un askeri doktrininde yıllardır süregelen bir değişimin yansıması. 11 Eylül sonrası dönemde başlayan ‘işbirlikçi güvenlik’ yaklaşımı, yerini ‘tek taraflı caydırıcılık’ anlayışına bırakıyor. Operasyon Ezeli Öfke, bu dönüşümün en somut örneği olarak kayıtlara geçti.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Bir Dönemin Başlangıcı
Bu gelişme, yalnızca ABD-İran çatışması açısından değil, aynı zamanda uluslararası ittifak sisteminin geleceği açısından da kritik. NATO gibi kolektif savunma örgütleri, üye ülkelerin egemen kararlarına dayanır. Ancak ABD’nin tek taraflı eylemi, ittifak içindeki güven bunalımını derinleştirme potansiyeli taşıyor. Özellikle Avrupalı müttefikler, bu durumu ‘Anglo-Sakson müdahaleciliğinin yeni bir tezahürü’ olarak yorumluyor. Almanya ve Fransa, operasyonun planlama aşamasında kendilerine danışılmadığını belirterek resmi olarak rahatsızlıklarını dile getirdi. Öte yandan Rusya ve Çin, bu olayı ABD’nin uluslararası hukuku hiçe saydığının bir kanıtı olarak kullanıyor. Moskova, ‘BM Güvenlik Konseyi’ni atlayarak yapılan bu tür müdahalelerin, uluslararası sistemin temelini sarstığını’ savunuyor.
Operasyon Ezeli Öfke’nin bölgesel etkileri ise çok daha somut. İran’ın askeri gücü büyük ölçüde sakatlanmış olsa da, Tahran’ın vekil güçler aracılığıyla misilleme yapma kapasitesi devam ediyor. Yemen’deki Husiler ve Lübnan’daki Hizbullah, İran’ın uzun kolu olarak faaliyet gösteriyor. Bu durum, Basra Körfezi ve Kızıldeniz’de deniz trafiğini tehdit ederken, küresel enerji fiyatlarında dalgalanmalara yol açtı. Petrol fiyatları operasyon sonrası %15 oranında yükseldi. Ayrıca, Irak ve Suriye’deki ABD varlığına yönelik saldırılar da arttı. Bu da yeni bir bölgesel istikrarsızlık dalgasını tetikliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ABD’nin İran’a yönelik operasyonunda üs kullanımına izin vermeyen ülkeler arasında yer aldı. Ancak Operasyon Ezeli Öfke, Ankara’nın bu reddinin Washington nezdinde ne kadar anlamlı olduğunu sorgulatan bir emsal oluşturdu. Türkiye’nin güneydoğusundaki İncirlik ve Kürecik üsleri, ABD’nin bölgesel harekâtları için kritik öneme sahip. Ankara’nın ileride benzer bir durumda yeniden ‘hayır’ deme kapasitesi, bu gelişmeyle birlikte zayıfladı. Ayrıca, İran’daki askeri boşluk, bölgede güç dengesini değiştirirken, Türkiye’nin Suriye ve Irak politikalarını doğrudan etkileyebilir. Olası bir İran iç savaşı veya kaos ortamı, Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit edebilir. Bu nedenle Ankara, hem ABD ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmek hem de bölgesel bir krize karşı hazırlıklı olmak zorunda.