İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ülke güvenliğini tamamen askeri yöntemlerle sağlama stratejisi, sahada karşılaştığı zorluklar ve değişen bölgesel dengeler nedeniyle çözülme noktasına geldi. Netanyahu'nun özellikle Gazze ve Batı Şeria'da sürdürdüğü sert askeri politikalar, kısa vadede taktik kazanımlar sağlasa da, uzun vadede İsrail'in uluslararası itibarını zedeliyor ve bölgesel yalnızlaşmasına yol açıyor. Uzmanlara göre, askeri gücün tek başına güvenlik sağlayamayacağı gerçeği, Netanyahu'nun stratejisinin temel çelişkisi olarak öne çıkıyor.
Gelişmenin arka planı
Netanyahu, 1996'daki ilk başbakanlık döneminden bu yana İsrail'in güvenliğini askeri caydırıcılık, yerleşim politikaları ve uluslararası mekanizmaları by-pass eden müdahalelere dayandırdı. Bu yaklaşım, özellikle 2002'de başlatılan Koruyucu Kılıç Operasyonu, 2008-2009 Gazze Savaşı, 2014 Koruyucu Hat Operasyonu ve 2021'deki çatışmalarla sistematik hale geldi. Ancak her büyük askerî müdahale, İsrail'in uluslararası alandaki desteğini aşındırırken, Filistinli grupların askeri kabiliyetlerini de kısa sürede yeniden kazanmasına engel olamadı. Öte yandan, Netanyahu'nun Batı Şeria'daki yerleşim birimlerini genişletme politikası, iki devletli çözümün uygulanabilirliğini neredeyse imkânsız hale getirdi ve İsrail'in demografik yapısı üzerinde geri dönülemez değişikliklere yol açtı.
İsrail'de yapılan son kamuoyu araştırmaları, Netanyahu'nun güvenlik yaklaşımına duyulan güvenin azaldığını gösteriyor. Halkın önemli bir kesimi, askeri üstünlüğün yaşam alanlarına yönelik roket tehditlerini engelleyemediğini düşünüyor. Ayrıca ülke içinde Filistinlilere yönelik artan polis şiddeti ve yargı bağımsızlığına müdahale girişimleri, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirerek Netanyahu'nun siyasi tabanını dahi tedirgin ediyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Netanyahu'nun stratejisinin çöküşü, sadece İsrail iç dinamikleriyle sınırlı değil. Bölgesel olarak Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerle normalleşme süreci, İsrail'in askeri gücüne rağmen Filistin sorununda ilerleme kaydedilmemesi nedeniyle sekteye uğruyor. Arap Birliği'nin son toplantılarında İsrail'e yönelik eleştirilerin artması, Netanyahu'nun bölgesel diplomaside kaybettiği zeminin açık göstergesi. Küresel ölçekte ise, ABD ve Avrupa Birliği'nden gelen tazyikler, özellikle yerleşim politikaları ve Doğu Kudüs'teki statüko değişiklikleri konularında yoğunlaşıyor. Biden yönetimi, Netanyahu'nun hükümet koalisyonundaki aşırı sağcı bakanların açıklamalarına ilişkin rahatsızlığını dile getirirken, AB ülkeleri Filistin yönetimini destekleyen projelerini sürdürüyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda İsrail aleyhine artan oy oranları, ülkenin yalnızlaştığını teyit ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Netanyahu'nun stratejisinin çöküşü, Türkiye için bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği bir dönemde önem kazanıyor. Ankara'nın Filistin davasına verdiği destek ve Doğu Akdeniz'de İsrail ile artan enerji iş birliği arasındaki hassas denge, Netanyahu sonrası olası bir İsrail hükümetinin politikalarına bağlı olarak değişebilir. Türkiye, İsrail'in yalnızlaşmasının bölgede yeni iş birliği fırsatları yaratabileceğini düşünürken, aynı zamanda İsrail'deki aşırı sağcı eğilimlerin Doğu Akdeniz enerji paylaşımı ve Suriye'deki güvenlik dinamiklerini olumsuz etkileyebileceğinin farkında. Bu gelişme, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir sayfa açma potansiyeli taşımakla birlikte, dikkatli bir diplomasiyi zorunlu kılıyor.