İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ülkesinin en uzun süre görev yapan lideri olarak, İran'ın nükleer silah elde etmesini önleme hedefini kariyerinin merkezine koymuş durumda. Ancak son gelişmeler, Netanyahu'nun bu vaadini yerine getirme konusunda karşılaştığı zorlukların hiç olmadığı kadar büyüdüğünü gösteriyor. İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırması, uluslararası toplumun yaptırımlar konusunda bölünmesi ve bölgesel gerilimlerin tırmanması, Netanyahu'yu kariyerinin en karmaşık sınavıyla baş başa bıraktı.
Netanyahu'nun nükleer kırmızı çizgisi
Netanyahu, 2009'dan bu yana kesintisiz olarak İsrail Başbakanlığı görevini yürütüyor. Göreve geldiği ilk günden itibaren İran'ın nükleer programını İsrail'in varoluşsal bir tehdidi olarak tanımladı. 2012 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda elinde bir bomba resmiyle yaptığı konuşmada, İran'ın nükleer silah üretecek kadar uranyum zenginleştirmesine izin verilmeyeceğini ilan etti. Netanyahu, 2015 yılında ABD Kongresi'nde yaptığı tartışmalı konuşmayla, dönemin Başkanı Barack Obama'nın İran'la imzaladığı nükleer anlaşmaya (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) karşı çıktı. 2018'de ABD'nin anlaşmadan çekilmesini memnuniyetle karşılayan Netanyahu, İran'a karşı maksimum baskı politikasını savundu.
Ancak bugün gelinen noktada, İran'ın nükleer programı hiç olmadığı kadar ilerlemiş durumda. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporlarına göre, İran yüzde 60 saflıkta uranyum zenginleştiriyor ve bu seviye silah yapımına oldukça yakın. Netanyahu, bu gelişmeleri engellemek için diplomatik yolların yanı sıra askeri seçenekleri de masada tutuyor. Mossad'ın İran'da gerçekleştirdiği sabotaj operasyonları ve nükleer bilim insanlarına yönelik suikastler, İsrail'in bu konudaki kararlılığını gösteriyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Netanyahu'nun karşı karşıya olduğu zorluk yalnızca İran'ın nükleer programıyla sınırlı değil. Bölgede İran'ın desteklediği vekil güçler, özellikle Lübnan Hizbullah'ı ve Suriye'deki milisler, İsrail için çok yönlü bir tehdit oluşturuyor. Aynı zamanda İran'ın Rusya'ya insansız hava aracı tedarik etmesi ve Ukrayna savaşındaki rolü, Tahran ile Moskova arasındaki stratejik yakınlaşmayı pekiştiriyor. Bu durum, Netanyahu'nun Batılı müttefiklerinden beklediği desteğin sınırlı kalmasına neden olabilir.
ABD yönetimi, Biden döneminde İran nükleer anlaşmasını canlandırmaya çalıştı ancak müzakereler çıkmaza girdi. Şu anda Washington, Tahran'ın nükleer faaliyetlerine karşı daha sert bir tutum sergilese de, Netanyahu'nun arzuladığı gibi bir askeri müdahale seçeneğini masada tutmuyor. Bu durum, İsrail'in kendi başına hareket etme olasılığını güçlendiriyor. Netanyahu, geçmişte olduğu gibi tek taraflı bir askeri operasyonu değerlendirebilir, ancak bu hem bölgesel savaş riskini artırır hem de uluslararası toplumda yalnızlaşmasına yol açabilir.
Netanyahu'nun iç siyasetteki durumu da hassas. Yargı reformu nedeniyle ülke çapında protestolarla karşı karşıya kalan lider, koalisyonunun dağılma tehlikesiyle yüz yüze. Bu iç kriz, dış politikada daha agresif adımlar atmasına yol açabilir. Ancak İran'la olası bir savaş, İsrail ekonomisi ve toplumu üzerinde yıkıcı etkiler yaratabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın nükleer programı ve Netanyahu'nun bu konudaki tutumu, Türkiye için doğrudan bir tehdit olmasa da bölgesel istikrar açısından kritik öneme sahip. İran'ın nükleer silah kapasitesine ulaşması, Ortadoğu'da silahlanma yarışını tetikleyebilir ve Türkiye'nin güvenlik çevresini olumsuz etkileyebilir. Öte yandan, İsrail'in olası bir askeri operasyonu, bölgede geniş çaplı bir çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıyor. Türkiye, bu gelişmeleri yakından izlemek ve diplomatik girişimlerle gerilimi düşürmeye çalışmak durumunda. Ayrıca, nükleer silahların yayılmasını önleme rejimine bağlılığını sürdürmesi, Ankara'nın uzun vadeli güvenlik çıkarları açısından önem taşıyor.