İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından hakkında çıkarılan tutuklama emrine rağmen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsüne çıkmaya hazırlanıyor. Öte yandan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, ABD yönetiminin vize başvurusunu reddetmesi nedeniyle ikinci yıl üst üste BM Genel Kurulu'na katılamayacak. Bu durum, uluslararası diplomaside çifte standart tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
UCM Tutuklama Emri ve BM Zirvesi
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2024 yılı sonlarında Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında, Gazze'de işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar gerekçesiyle tutuklama emri çıkarmıştı. UCM'ye taraf 124 ülke, Netanyahu'yu topraklarına girmesi halinde tutuklamakla yükümlü. Ancak ABD, İsrail'in en yakın müttefiki olarak UCM'yi tanımadığını ve tutuklama emrini uygulamayacağını açıklamıştı. Netanyahu'nun New York'a seyahati, ABD'nin ev sahipliği yaptığı BM Genel Merkezi'nin bulunduğu topraklarda herhangi bir tutuklama riski taşımıyor; zira ABD, UCM'nin yargı yetkisini kabul etmiyor.
BM Genel Kurulu'nun 79. oturumu kapsamında düzenlenen genel görüşmelerde Netanyahu'nun konuşma yapması bekleniyor. İsrail heyeti, Netanyahu'nun konuşmasında Gazze'deki askeri hedefleri, İran'ın nükleer programını ve bölgesel güvenlik tehditlerini ele alacağını duyurdu. Netanyahu'nun ayrıca bazı ülke liderleriyle ikili görüşmeler yapması planlanıyor.
Abbas'a Vize Engeli: İkinci Yıl
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın BM Genel Kurulu'na katılmak için yaptığı vize başvurusu, ABD yönetimi tarafından reddedildi. Bu, Abbas'ın üst üste ikinci yıl BM zirvesine katılamaması anlamına geliyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, vize reddinin gerekçesini açıklamazken, Filistin yönetimi kararı "siyasi bir engelleme" olarak nitelendirdi. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) yetkilileri, ABD'nin bu tutumunun Filistin halkının sesini BM kürsüsünden duyurmasını engellemeye yönelik olduğunu belirtti.
Abbas'ın BM'ye katılamaması, Filistin meselesinin uluslararası platformda temsil edilmesini zayıflatıyor. Filistin yönetimi, BM Genel Kurulu'na kayıtlı bir gözlemci devlet statüsüne sahip olsa da, devlet başkanının bizzat katılamaması diplomatik bir boşluk yaratıyor. Filistin tarafı, bu yılki oturumda Gazze'deki insani krizi ve İsrail'in işgal politikalarını gündeme taşımayı hedefliyordu. Abbas'ın yerine Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki'nin katılması bekleniyor, ancak bu temsil düzeyi düşük kalacak.
Uluslararası Tepkiler ve Çifte Standart Eleştirileri
Uluslararası insan hakları örgütleri ve bazı ülkeler, ABD'nin Abbas'a vize vermeyip Netanyahu'ya izin vermesini "açık bir çifte standart" olarak değerlendiriyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, tüm üye ülke liderlerinin BM toplantılarına katılabilmesi gerektiğini vurguladı. Ancak ABD'nin ev sahibi ülke olarak vize verme yetkisi bulunuyor ve bu yetkiyi siyasi amaçlarla kullanması eleştiriliyor.
Avrupa Birliği ve bazı Arap ülkeleri, ABD'nin kararını "endişe verici" bulduklarını açıkladı. Türkiye, konuyu BM platformunda gündeme getireceğini bildirdi. Öte yandan İsrail, Netanyahu'nun BM'ye katılmasının meşru bir hak olduğunu savunarak UCM kararını "siyasi" olarak nitelendiriyor.
Uzmanlar, bu gelişmenin BM'nin evrensel temsil ilkesine zarar verdiğini ve uluslararası hukukun uygulanmasında seçiciliğe yol açtığını belirtiyor. Netanyahu'nun BM kürsüsünden dünyaya seslenirken UCM tarafından aranıyor olması, uluslararası adalet sisteminin etkinliği konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasını uzun yıllardır destekleyen ve İsrail'in Gazze'deki eylemlerini soykırım olarak nitelendiren bir ülke olarak, Abbas'a vize verilmemesini diplomatik bir skandal olarak değerlendiriyor. Bu gelişme, Türkiye'nin BM ve diğer uluslararası platformlarda Filistin'in sesini duyurma çabalarını daha da önemli kılıyor. Ayrıca Netanyahu'nun BM'de konuşma yapması, Türkiye'nin İsrail'e yönelik eleştirilerini sürdürmesi ve UCM kararının arkasında durması açısından bir fırsat sunuyor. Türkiye, bölgesel istikrar ve adalet için ABD'nin tutumunu dengeleyici bir rol üstlenmeye devam edecek.