Nepal ve Tibet'te yaşanan yıkıcı sel felaketi, iklim krizinin yükünü en az sorumlu olan toplulukların sırtına yükleyen küresel adaletsizliğin acı bir hatırlatıcısı olarak tarihe geçiyor. Küresel ısınmanın tetiklediği buzul gölü taşkınları, yalnızca can ve mal kaybına yol açmakla kalmadı; bölgedeki eğitim ve sağlık yatırımlarını da kül etti. Uluslararası iklim politikası ve adil geçiş uzmanı Sunil Acharya'nın vurguladığı gibi, bu felaketin asıl sorumlusu, tarihsel olarak en fazla sera gazı salımını gerçekleştirmiş zengin ülkelerken, bedelini gelişmekte olan ülkelerin yoksul toplulukları ödüyor.
Felaketin boyutları
Son günlerde Nepal'in dağlık bölgelerinde ve Tibet Özerk Bölgesi'nde meydana gelen şiddetli sel ve taşkınlar, bölge halkını derinden etkiledi. Buzul göllerinin erimesi sonucu oluşan ani taşkınlar, yerleşim yerlerini ve tarım arazilerini sular altında bıraktı. İlk belirlemelere göre onlarca kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi evsiz kaldı. Altyapı büyük hasar görürken, köprüler ve yollar kullanılamaz hale geldi.
Felaketin boyutu, yalnızca anlık yıkımla sınırlı değil. Bölgede uzun yıllardır süren yoksulluk ve altyapı eksikliği, kurtarma çalışmalarını daha da güçleştiriyor. Özellikle Nepal'in kuzeyindeki uzak bölgelerde, helikopter desteği olmadan ulaşım neredeyse imkânsız. Yerel halk, büyük ölçüde devlet yardımlarına ve uluslararası dayanışmaya muhtaç durumda.
Acharya, bu felaketin sadece doğal bir olay değil, iklim değişikliğinin insan eliyle yaratılmış bir sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Ona göre, küresel sıcaklıklar arttıkça Himalayalar'daki buzullar hızla eriyor ve bu durum, bölgedeki buzul gölü taşkını riskini her geçen gün artırıyor. Bilim insanları, bu tür olayların sıklığının ve şiddetinin iklim kriziyle doğrudan bağlantılı olduğunu ve önlem alınmadığı takdirde daha da kötüleşeceğini belirtiyor.
İklim adaletsizliği ve küresel sorumluluk
Nepal ve Tibet'te yaşanan bu trajedi, küresel iklim adaletsizliğinin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. Bu ülkeler, tarihsel olarak sera gazı emisyonlarına en az katkıda bulunan ülkeler arasında yer almasına rağmen, iklim değişikliğinin en yıkıcı etkileriyle karşı karşıya. Zengin ve sanayileşmiş ülkelerin fosil yakıt tüketimi, bu tür felaketlerin zeminini hazırlarken, kurbanlar gelişmekte olan ülkelerin yoksul toplulukları oluyor.
Kaybedilen canların yanı sıra, sel felaketi bu ülkelerin kalkınma hedeflerine de ağır bir darbe vurdu. Bölgedeki okullar, hastaneler ve diğer kamu binaları sular altında kalırken, bu yapıların yeniden inşası için gereken mali kaynaklar, eğitim ve sağlık bütçelerinden karşılanmak zorunda kalacak. Bu durum, iklim krizinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir tehdit olduğunu da gözler önüne seriyor.
Acharya, uluslararası toplumun bu afetlerin ardından sadece tazminat ödemekle kalmayıp, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum çabalarını finanse etmesi gerektiğini savunuyor. Aksi takdirde, bu tür felaketlerin sıklığı artacak ve milyonlarca insanın yaşamı daha da tehlikeye girecek. İklim krizine karşı acil ve etkili önlemler alınmazsa, bedel her geçen gün daha da ağırlaşacak.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu felaket, Türkiye'nin de dahil olduğu Akdeniz havzası ve çevresindeki ülkeler için önemli bir uyarı niteliği taşıyor. İklim değişikliğinin etkileri, Türkiye'de de giderek daha belirgin hale geliyor; orman yangınları, kuraklık ve sel felaketleri sıklaşıyor. Bu durum, Türkiye'nin iklim değişikliğiyle mücadele politikalarını hızlandırmasını ve uluslararası iş birliğini güçlendirmesini zorunlu kılıyor. Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerin iklim finansmanı taleplerinin uluslararası müzakerelerde daha güçlü bir şekilde dile getirilmesi, Türkiye’nin de desteklemesi gereken bir konu olarak öne çıkıyor. Türkiye'nin, iklim krizinin ortak sorumluluğunu üstlenerek, hem yurt içinde hem de bölgesinde kırılgan toplulukların korunmasına yönelik politikalar geliştirmesi büyük önem taşıyor.