Uluslararası ilişkilerde "mücadele" kavramı, son yıllarda ABD'nin tek taraflı politikaları ve küresel güç dengesindeki kaymalarla yeniden tartışmaya açıldı. Eski Başkan Donald Trump'ın "Önce Amerika" doktrini, geleneksel ittifak sistemlerini zayıflatırken, uluslararası hukukun ve çok taraflı kurumların otoritesini de aşındırdı. Bu bağlamda, neden mücadele edilmesi gerektiği sorusu, sadece ABD için değil, tüm dünya için hayati bir önem taşıyor. Trump'ın yaklaşımı, güçlünün haklı olduğu bir uluslararası düzeni teşvik ederek, küçük ve orta ölçekli devletlerin güvenliğini tehlikeye attı.
Mücadelenin Meşruiyeti ve Trump'ın Hatası
Trump yönetimi, uluslararası anlaşmalardan çekilme, ticaret savaşları başlatma ve NATO gibi ittifaklara şartlı destek verme politikalarıyla, mücadele kavramını yanlış yorumladı. Onun anlayışına göre mücadele, sıfır toplamlı bir oyun olarak görülüyor; bu da uluslararası işbirliğini baltalıyor. Oysa gerçek mücadele, değerler ve ilkeler için verilen bir mücadeledir: demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü. Trump'ın "müzakere edilmiş adalet" yerine "güç dengesi" odaklı yaklaşımı, küresel istikrarı bozdu ve otoriter rejimlerin elini güçlendirdi. Örneğin, ABD'nin Kuzey Kore ve İran ile yürüttüğü müzakerelerde tutarlı bir strateji izlememesi, bu ülkelerin nükleer programlarını ilerletmesine zemin hazırladı.
Mücadele etmenin bir diğer boyutu da ekonomik ve teknolojik rekabettir. Çin'in yükselişi karşısında Trump'ın ticaret savaşları, kısa vadede bazı kazanımlar sağlasa da, uzun vadede ABD'nin küresel tedarik zincirlerindeki konumunu zayıflattı. Ayrıca, iklim değişikliği gibi küresel sorunlarla mücadelede ABD'nin geri adım atması, Paris Anlaşması'ndan çekilmesi, uluslararası toplumda güven kaybına yol açtı. Gerçek mücadele, ortak çözümler üretmek ve gelecek nesiller için sürdürülebilir bir dünya bırakmaktır; Trump'ın politika anlayışı bu hedefin çok uzağında kaldı.
Bölgesel ve Küresel Etkiler
Trump'ın mücadele anlayışının yanlışlıkları, özellikle Ortadoğu'da belirgin sonuçlar doğurdu. İran'la imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi ve ardından yaptırımları artırması, bölgede tansiyonu yükseltti. Bu durum, Suudi Arabistan ve İsrail gibi müttefiklerin çıkarlarını kısa vadede korurken, uzun vadede bölgesel istikrarı daha da kırılgan hale getirdi. Aynı şekilde, Afganistan'dan koşulsuz çekilme kararı, ülkede kaos ortamı yaratırken, ABD'nin güvenilirliğini sorgulattı. Küresel ölçekte ise, ABD'nin gösterdiği bu tutarsız tavırlar, Rusya ve Çin'in nüfuz alanını genişletmesine imkan tanıdı. Bu iki ülke, ABD'nin çekildiği her alanda aktif olarak yer almaya başladı; örneğin Rusya, Suriye'de ve Afrika'da askeri varlığını artırırken, Çin, Kuşak ve Yol Projesi ile ekonomik bağımlılık ağları örüyor.
Küresel yönetişim açısından da Trump dönemi, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) finansmanını kesme, UNESCO'dan çekilme gibi kararlarla çok taraflılığı zayıflattı. Bu tutum, salgın yönetiminden iklim finansmanına kadar pek çok küresel sorunun çözümünü sekteye uğrattı. Yeni ABD yönetiminin (Biden dönemi) bu mirası tersine çevirme çabaları takdir edilse de, uluslararası güvenin yeniden tesis edilmesi zaman alacaktır. Bu süreçte, AB'nin ve diğer orta güçlerin (Türkiye gibi) daha aktif roller üstlenmesi beklenmektedir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişmeler Türkiye'yi doğrudan etkilemektedir. ABD'nin ittifak sisteminden kısmen geri çekilmesi, Türkiye'nin güvenlik endişelerini artırmış, özellikle Suriye'nin kuzeyindeki PKK/YPG'ye verilen desteğin devam etmesi Ankara-Washington hattında ciddi güven bunalımına yol açmıştır. Türkiye, bu nedenle kendi güvenlik mimarisini güçlendirmenin yanı sıra, çok boyutlu dış politika izleyerek dengeleri gözetmektedir. Ayrıca, uluslararası sistemde yaşanan bu güç boşluğu, Türkiye'ye Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Orta Asya'da daha bağımsız hareket etme alanı tanımıştır. Ancak, bu durum aynı zamanda daha fazla sorumluluk ve risk getirmektedir. Türkiye, küresel istikrarın yeniden tesisi için çok taraflı kurumlara destek vermeli ve mücadeleyi hakkaniyet çerçevesinde yürütmelidir.