NATO, 7-8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenecek zirve öncesinde tarihinin en ciddi varoluşsal sınavıyla karşı karşıya. İttifakın en büyük tehdidi artık Moskova veya Pekin'den değil, kendi içindeki felsefi ve siyasi çürümeden geliyor. Genişleme stratejisi ve askeri kapasite artırımı bir yana, NATO liderlerinin asıl odaklanması gereken alan, ittifakın kuruluş belgesinin temelini oluşturan demokratik meşruiyet, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi ilkelerin yeniden canlandırılmasıdır.
Gelişmenin Arka Planı
Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana NATO, askeri bir ittifaktan çok siyasi bir topluluk haline gelmişti. Ancak son yıllarda üye ülkelerde yükselen popülist ve otoriter eğilimler, bu siyasi temeli zayıflatıyor. Özellikle Macaristan ve Polonya gibi üyelerdeki hukukun üstünlüğü ihlalleri, ittifakın kolektif savunma prensibi olan 5. Madde'nin uygulanabilirliğini sorgulatıyor. Bir üye ülke demokratik normlardan uzaklaştığında, diğer üyelerin onu savunma taahhüdü siyasi olarak zorlaşıyor. Ayrıca Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji arama faaliyetleri ve Suriye politikası, müttefikler arasında ciddi görüş ayrılıkları yaratıyor. NATO'nun genişleme politikası da tartışmalı. Finlandiya ve İsveç'in katılım sürecinde Türkiye'nin vetosu, ittifakın karar alma mekanizmasındaki kırılganlığı gösteriyor. Oysa NATO'nun kurucu antlaşması, yalnızca askeri caydırıcılığı değil, aynı zamanda demokratik değerleri korumayı da hedefliyordu. Bu ilkeler zayıfladıkça, ittifakın iç bütünlüğü de tehlikeye giriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
NATO'nun iç krizinin küresel yansımaları büyük. Rusya-Ukrayna savaşı, ittifakın doğu kanadında caydırıcılık sağlamasını zorunlu kılarken, bir yandan da Çin'in yükselişiyle birlikte Asya-Pasifik'te yeni bir güç dengesi oluşuyor. NATO'nun bu iki cephede etkili olabilmesi için öncelikle kendi içindeki felsefi birliği sağlaması gerekiyor. Eğer üye ülkeler arasında demokrasiye bağlılık azalırsa, ittifakın küresel meşruiyeti de sorgulanır hale gelir. Ayrıca ABD'nin Avrupa'dan askeri olarak çekilme ihtimali, Avrupalı müttefikleri kendi savunmalarını üstlenmeye zorluyor. Ancak Avrupa Birliği içinde bile demokratik gerileme yaşanırken, bu yükün paylaşılması kolay olmayacak. NATO, 21. yüzyılın tehditlerine karşı koymak için sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi bir dönüşüm geçirmeli. Aksi halde, kurucu ilkelerinden uzaklaşan bir ittifak, adeta iskeletten ibaret bir savunma örgütüne dönüşme riski taşıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, NATO içindeki stratejik konumu sayesinde ittifakın iç tartışmalarında kritik bir rol oynuyor. Ancak son yıllarda Türkiye'nin Batı ile yaşadığı güven bunalımı, özellikle Doğu Akdeniz ve terörle mücadele konularında müttefiklerinden yeterli desteği alamamasına yol açtı. Ankara'nın NATO'nun demokratik meşruiyet vurgusundan rahatsız olması beklenebilir; zira Türkiye'deki hukuk ve ifade özgürlüğü endeksleri son yıllarda geriledi. Buna rağmen Türkiye, ittifakın askeri kapasitesine en fazla katkı sağlayan üyelerden biri olarak, bu iç krizin aşılmasında kilit bir aktör olabilir. Ankara'nın, İsveç ve Finlandiya'nın üyeliğini onaylaması, ittifakın geleceği açısından bir dönüm noktası olacak. Türkiye, NATO'nun kurucu değerlerini zayıflatmadan, kendi güvenlik çıkarlarını korumalı ve ittifak içindeki konumunu güçlendirmelidir.