1 Haziran'da İsrail ile Hizbullah arasında sağlanan ateşkes, beklenenden kısa sürdü. 5 Haziran'da İsrail savaş uçakları, Lübnan'ın güneyinde Nabatiye'nin güneyindeki bir yolda Lübnan ordusuna ait üç subay ve altı kişiyi daha öldürdü. Ertesi gün İsrail helikopterleri Beyrut'un güney banliyölerini vurdu. Ateşkesin imzalanmasının üzerinden henüz bir hafta geçmeden her iki taraf da birbirini anlaşmayı ihlal etmekle suçlamaya başlamıştı. Bu gelişmeler, Lübnan'da yıllardır süren ve tarafların tam bir zafer elde edemediği, ancak tam bir savaşa da girmek istemediği "yönetilebilir bir çıkmaz" halini yeniden gündeme taşıyor.
Arka plan: Kademeli tırmanma ve kırılgan ateşkes
İsrail ile Hizbullah arasındaki son ateşkes, Birleşmiş Milletler ve ABD'nin arabuluculuğunda, İsrail'in Gazze'deki operasyonlarının gölgesinde gerçekleşti. Ateşkes, Lübnan’daki siyasi çevrelerde umutla karşılanmıştı. Ancak İsrail'in 5 Haziran saldırısında Lübnan ordusuna ait bir askeri aracı vurması, ateşkesin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Lübnan ordusu resmi olarak tarafsız bir konumda olmasına rağmen, sık sık İsrail-Hizbullah çatışmalarının arasında kalıyor. Hizbullah ise İsrail saldırılarına misilleme olarak kuzey İsrail'e roket atışları düzenledi. İsrail ise daha önce hedef almadığı Beyrut'un güney banliyölerini vurarak yeni bir eşiği aştı. Bu noktada tarafların birbirlerini kademeli olarak test ettiği ve savaşın eşiğinde dengede durduğu bir süreç işliyor.
ABD ve Fransa, tarafları sakinleştirmek için yoğun diplomatik çaba harcıyor. Ancak bölgede İran, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi aktörlerin de farklı çıkarları, krizin yönetilmesini zorlaştırıyor. İran'ın Hizbullah'a verdiği destek, örgütün askeri kapasitesini korumasını sağlarken, Suudi Arabistan'ın Lübnan'daki siyasi nüfuzu Hizbullah'ı dengelemeye çalışıyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Lübnan'daki bu çıkmaz, aslında bölgesel bir güç mücadelesinin yansıması. İsrail, Hizbullah'ı tamamen yok edemeyeceğini bilse de, ona ağır kayıplar verdirerek caydırıcılığını korumak istiyor. Hizbullah ise Lübnan içindeki siyasi ve askeri varlığını, İran'ın bölgesel stratejisinin bir parçası olarak sürdürüyor. Suriye iç savaşının ardından da zaten İran'ın Lübnan üzerindeki etkisi artmış durumda.
Küresel anlamda ABD, İsrail'in güvenliği için Hizbullah'ın sınırlandırılmasını önemsiyor. Ancak Ukrayna savaşı ve Çin ile rekabet gibi öncelikler, ABD'nin Orta Doğu'ya ayırdığı diplomatik enerjiyi sınırlıyor. Bu durum, Avrupa Birliği'ni ve özellikle Fransa'yı daha aktif bir arabulucu olarak öne çıkarıyor. Fransa, geçmişte olduğu gibi Lübnan'daki nüfuzunu korumak ve barışı tesis etmek için çaba sarf ediyor. Ancak gelinen noktada, kapsamlı ve sürdürülebilir bir çözümün henüz ufukta görünmediği söylenebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Lübnan'daki istikrarsızlık, Türkiye açısından doğrudan güvenlik tehdidi oluşturmasa da dolaylı etkiler yaratıyor. Bölgede artan gerilim, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını doğrudan etkileyebilir. Ayrıca İsrail ile son dönemde normalleşme adımları atan Türkiye, Hizbullah gibi bir aktörle İsrail arasındaki çatışmada denge politikası izlemek zorunda. Türkiye, Lübnan'da Sünni kesimlerle ve merkezi hükümetle iyi ilişkiler kurarken, Hizbullah'ın İran bağlantısı nedeniyle temkinli bir tutum sergiliyor. Ekonomik açıdan da Lübnan'daki kriz, Türkiye'nin bölgeye ihracatını ve yatırımlarını olumsuz etkileyebilir. Kısacası Türkiye, krizin büyümemesi ve bölgesel bir savaşa dönüşmemesi için diplomatik girişimlerini sürdürmeli.