Lübnan, on yıllardır süregelen siyasi istikrarsızlık ve ekonomik çöküşün gölgesinde, bir zamanlar olduğu gibi yeni bir aşırılıkçı ayaklanmanın tohumlarını sessizce besliyor. 2007 yazında, Lübnan Silahlı Kuvvetleri, ülkenin kuzeyindeki Filistinli mülteci kampı Nahr el-Bared'de üç ay süren bir çatışmada Selefi-cihatçı grup Fetih el-İslam ile savaşmıştı. Bugün, benzer dinamikler, bu kez hem Filistinli hem de Suriyeli mültecilerin yaşadığı, devlet otoritesinin neredeyse hiç bulunmadığı kamplarda yeniden şekilleniyor.
Kampların Kontrolsüz Yapısı ve Radikalleşme Zemini
Lübnan'daki 12 resmi Filistin mülteci kampı, ülkenin egemenliği altında olmasına rağmen fiilen özerk bölgeler haline gelmiştir. Lübnan ordusu ve güvenlik güçleri, 1969 Kahire Anlaşması'ndan bu yana kamplara girememekte; bu alanlar Filistinli fraksiyonların kontrolüne bırakılmıştır. Ancak bu fraksiyonların zayıflaması ve Lübnan'ın 2019'dan bu yana derinleşen ekonomik krizi, kamplardaki yoksulluğu ve umutsuzluğu artırmıştır. Suriye iç savaşından kaçan 1,5 milyona yakın Suriyeli mültecinin bir kısmı da bu kamplara veya kampların çevresine yerleşmiştir. BM verilerine göre, kamplardaki işsizlik oranı %90'a ulaşmış, temel hizmetler çökmüştür. Bu ortam, El Kaide bağlantılı grupların ve IŞİD benzeri yapıların propagandası için verimli bir zemin oluşturmaktadır.
Yeni Tehdit: Fetih el-İslam'ın Mirası ve Suriyeli Aktörler
2007'deki çatışmada Fetih el-İslam, kamplardaki diğer Filistinli grupların iş birliğiyle büyük ölçüde etkisiz hale getirilmişti. Ancak bugün, durum daha karmaşıktır. Suriyeli mültecilerin varlığı, kampların demografik yapısını değiştirmiş ve yeni silahlı aktörlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lübnanlı güvenlik kaynaklarına göre, bazı kamplarda Suriye'deki rejim karşıtı grupların ve hatta radikal İslamcı oluşumların hücreleri yeniden yapılanmaktadır. Aynı zamanda, Lübnan'ın kendi siyasi krizi ve Hizbullah'ın iç savaş sonrası zayıflayan konumu, devlet dışı aktörlerin nüfuz alanını genişletmektedir. Uzmanlar, bu kampların bir sonraki büyük güvenlik krizinin merkezi olabileceği konusunda uyarıyor.
Bölgesel ve küresel boyutta, bu durum sadece Lübnan'ı değil, tüm Doğu Akdeniz'i etkileyebilecek bir risk taşımaktadır. Kamplardaki radikalleşme, Türkiye ve Avrupa ülkelerine yönelik potansiyel terör tehditlerini besleyebilir. Ayrıca, İsrail-Filistin çatışmasının yeniden alevlenmesi, kamplardaki duyguları daha da radikalleştirebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Lübnan'daki mülteci kamplarının radikalleşmesi, Türkiye için doğrudan bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Türkiye, kendi sınırları içinde barındırdığı Suriyeli mülteciler nedeniyle benzer risklerle karşı karşıyadır. Lübnan kamplarında oluşacak yeni bir terör yapılanması, Türkiye'nin güney sınırına ve Suriye politikasına yönelik tehditleri artırabilir. Ayrıca, bu kamplar Türkiye'deki mülteci toplulukları üzerinde de olumsuz etki yaratabilir; radikal propaganda unsurlarının sızmasına zemin hazırlayabilir. Türkiye'nin, Lübnan hükümeti ve BM ile iş birliği yaparak kamplardaki insani koşulları iyileştirmeye ve radikalleşmeyi önlemeye yönelik proaktif bir politika izlemesi stratejik önem taşımaktadır. Bölgesel istikrarın sağlanması, Türkiye'nin uzun vadeli güvenlik çıkarları açısından kritiktir.