Uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça tartışılan 'küresel düzenin sonu' kavramı, aslında yeni bir uluslararası çerçeve arayışından ziyade, mevcut sistemlerden bir sonrakine geçişi yönetecek bir mekanizmanın eksikliğine işaret ediyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD liderliğindeki liberal düzenin zayıflaması, yükselen güçlerin talepleri ve küresel krizlerin (iklim değişikliği, pandemiler, teknolojik dönüşüm) sınır tanımaz doğası, uluslararası sistemin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılıyor. Ancak mevcut tartışmalar, yeni bir 'düzen' inşa etmeye odaklanırken, asıl ihtiyacın farklı dönemlerde geçerli olacak geçiş mekanizmaları olduğu gözden kaçırılıyor.
Gelişmenin Arka Planı: Liberal Düzenin Krizi
1945 sonrası kurulan Bretton Woods sistemi, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi kurumlar, belirli bir dönemin koşullarına göre şekillenmişti. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle bu sistem küresel bir nitelik kazandı ancak 2008 finansal krizi, 2015 Suriyeli mülteci krizi ve 2020 COVID-19 pandemisi, liberal düzenin kırılganlıklarını ortaya çıkardı. ABD'nin çok taraflı anlaşmalardan çekilmesi (Paris İklim Anlaşması, İran Nükleer Anlaşması), Çin'in yükselişi ve Rusya'nın Ukrayna müdahalesi, uluslararası hukuk ve kurallara dayalı sistemin sorgulanmasına yol açtı. Bu bağlamda, yeni bir küresel düzen arayışı yerine, sistemler arası geçişi kolaylaştıracak bir 'geçiş yönetimi' fikri öne çıkıyor. Bu yaklaşım, farklı güç merkezlerinin ve çıkarların uyumlaştırılmasına, kriz anlarında esnek mekanizmalar devreye sokulmasına dayanıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Çok Kutupluluğun Getirdiği Fırsatlar ve Riskler
Günümüzde uluslararası sistem, tek kutuplu yapıdan çok kutuplu bir yapıya evrilirken, her bölgenin kendine özgü dinamikleri bu geçişi daha karmaşık hale getiriyor. Asya'da Çin'in askeri ve ekonomik gücü, Afrika'da kalkınma odaklı iş birlikleri, Avrupa'da AB'nin stratejik özerklik arayışı, Orta Doğu'da ise İran-Suudi Arabistan rekabeti gibi unsurlar, küresel düzenin homojen olmadığını gösteriyor. Önerilen geçiş mekanizması, bölgesel güçlerin ve küresel kurumların (BM, Dünya Bankası vb.) rollerinin yeniden tanımlanmasını, kriz yönetimi için geçici koalisyonlar kurulmasını ve teknolojik gelişmelerin (yapay zeka, siber güvenlik) yarattığı yeni alanlarda normlar oluşturulmasını içeriyor. Örneğin, iklim değişikliğiyle mücadelede ulusal çıkarların ortak hedeflerle nasıl bağdaştırılacağı, bu geçiş yönetiminin somut bir sınavı olarak görülüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, jeopolitik konumu itibarıyla küresel düzen değişiminin tam ortasında yer alıyor. NATO üyesi olarak Batı ittifakına bağlılığını sürdürürken, Rusya ve Çin ile dengeli ilişkiler kurmaya çalışması, tam da bu geçiş mekanizmasına duyulan ihtiyacı yansıtıyor. Türk dış politikası, çok kutuplu düzende esneklik kazanırken, Doğu Akdeniz enerji kaynakları, Suriye krizi ve göç yönetimi gibi konularda inisiyatif alarak bölgesel bir aktör olarak öne çıkıyor. Geçiş döneminde Türkiye'nin elini güçlendiren en önemli faktör, hem Batı kurumlarıyla bağları hem de bağımsız hamle yapabilme kapasitesi. Bu nedenle, yeni sistemler arası geçiş mekanizmalarının geliştirilmesi, Türkiye'nin çok yönlü dış politikasının sürdürülebilirliği için kritik bir fırsat sunuyor.