22 yaşında tahta çıkan ve kıtalararası bir imparatorluğu yöneten Kral III. George, yüzyıllardır Amerikan tarih yazımında "deli tiran" olarak anıldı. Ancak yeni yayımlanan bir biyografi, bu algıyı kökten değiştiriyor. Tarihçi Andrew Roberts'ın kaleme aldığı çalışma, İngiliz hükümdarın aslında reformist ve anayasal bir monark olduğunu gösterirken, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı da farklı bir perspektiften ele alıyor.
Gelişmenin arka planı
Roberts, kitabında III. George'un 1760'ta tahta çıktığında imparatorluğun dört bir yanına yayılan sorunlarla karşılaştığını anlatıyor. Yedi Yıl Savaşları'nın ardından artan borçlar, kolonilerdeki vergi isyanları ve Fransız etkisi, genç kralı zor durumda bırakmıştı. Yazar, kralın "Amerikan kolonilerine karşı baskıcı değil, aksine uzlaşmacı bir politika izlediğini" belirtiyor. 1776'da imzalanan Bağımsızlık Bildirgesi'nde krala yöneltilen suçlamaların büyük kısmının asılsız olduğu iddia ediliyor.
Kitap ayrıca kralın hükümetteki rolünü de yeniden değerlendiriyor. III. George, anayasal sınırlar içinde hareket eden, parlamentoyla uyumlu çalışan bir hükümdar olarak tasvir ediliyor. 1783'te Amerikan bağımsızlığını tanıyan kralın, bu kararı alırken imparatorluğun çıkarlarını gözettiği vurgulanıyor. Roberts'a göre, kralın sonraki yıllarda yaşadığı akıl hastalığı, tarihçiler tarafından yanlış yorumlanmış ve bu durum "deli kral" mitinin oluşmasına yol açmış.
Biyografi, III. George'un sanata ve bilime verdiği önemi de ortaya koyuyor. Kral, Kraliyet Akademisi'nin kurulmasına destek olmuş, gözlemevleri inşa ettirmiş ve tarımda modernizasyonu teşvik etmişti. 60 yıllık saltanatı boyunca İngiltere'yi sanayi devrimine hazırlayan kral, aslında Amerikan Devrimi'nin tetikleyicisi değil, kurbanı olarak görülüyor.
Bölgesel veya küresel boyut
Bu yeni tarih yazımı, sadece bir biyografinin ötesinde, Amerikan ulusal kimliğinin temel taşlarından birini sorguluyor. ABD'nin kuruluş mitolojisinde kral figürü, despotizmin sembolü olarak kullanılırken, yeni çalışmalar bu anlatının sorgulanmasına yol açıyor. Özellikle son yıllarda ABD'de artan siyasi kutuplaşma, tarih yazımının yeniden değerlendirilmesine zemin hazırlıyor.
Küresel ölçekte ise bu tartışma, sömürgecilik ve imparatorluk mirasına dair daha geniş bir muhasebenin parçası. İngiltere, ABD, Kanada ve Avustralya'da kraliyet figürlerinin yeniden yorumlanması, ülkelerin kendi ulusal anlatılarını sorgulamasına neden oluyor. Roberts'ın kitabı, Britanya'nın "kayıp kolonileri" ile ilişkisini de güncelliyor. Yazar, kralın aslında bugünkü İngiliz Milletler Topluluğu'nun temellerini attığını ileri sürüyor.
Tarihçiler arasında tartışmalara yol açan bu tezler, akademik çevrelerde büyük yankı uyandırdı. Harvard Üniversitesi'nden Prof. David Armitage, "III. George'un imajını düzeltmek, Amerikan Devrimi'nin meşruiyetini sorgulamak anlamına gelmez" diyerek kitabı eleştirirken, Oxford'dan Prof. Linda Colley ise "Kral hakkında yeni sorular sormak, tarihçiliğin doğası gereğidir" yorumunu yaptı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu tarih yazımı tartışması, Türkiye'nin kendi tarih anlatısıyla paralellikler taşıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönem padişahları da benzer şekilde "deli" ya da "zayıf" olarak nitelendirilmiş, ancak yeni araştırmalar bu algıyı değiştirmişti. Türkiye, ABD ile ilişkilerinde kuruluş mitleri üzerinden yürüttüğü diplomatik söylemlerde, bu tür revizyonist tarih yazımının etkisini göz önünde bulundurmalı. Özellikle iki ülke arasındaki tarihsel bağlamda, III. George dönemi Amerikan politikalarının bugünkü yansımaları, Türk dış politikasında dikkatle izlenmelidir.