Ocak ayında İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda, Kanada Başbakanı Mark Carney'in yaptığı çarpıcı konuşma uluslararası kamuoyunda yankı uyandırdı. Carney, 'orta güçlerin' bir araya gelerek büyük güçlerin baskısına direnmesi gerektiğini savundu. Kanada liderinin bu çağrısında, söz konusu devletlerin hem Çin'e hem de Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı direnç göstermesi gerektiği iması, diplomatik çevrelerde oldukça cesur bir çıkış olarak değerlendirildi. Bu gelişme, özellikle ABD'nin geleneksel güvenlik garantörü olduğu Körfez ülkelerinde yeni bir tartışmayı alevlendirdi: Washington'a olan stratejik bağımlılığı gözden geçirmenin zamanı geldi mi?
Orta güçlerin yükselişi ve çok kutuplu dünya
Carney'in konuşması, uluslararası sistemdeki güç dengesinin değiştiği bir döneme denk geldi. Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünya düzeninin yerini, ABD, Çin ve diğer bölgesel güçler arasında rekabetin arttığı çok kutuplu bir yapıya bırakması, orta ölçekli devletleri yeni arayışlara yöneltiyor. Kanada, Avustralya, Güney Kore gibi ülkelerin yanı sıra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar gibi Körfez monarşileri de artık geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini çeşitlendirme ihtiyacı hissediyor. Özellikle ABD'nin Ortadoğu'daki askeri varlığını azaltma sinyalleri ve Çin'in bölgeye artan ekonomik nüfuzu, Körfez ülkelerini bir Catch-22 (çıkmaz) durumuyla karşı karşıya bırakıyor: Bir yandan güvenlik için ABD'ye bağımlılar, diğer yandan ekonomik çıkarları Çin ile işbirliğini gerektiriyor.
Davos'ta Carney'in önerdiği 'orta güçler ittifakı' fikri, Körfez ülkeleri için cazip bir alternatif olabilir. Bu ittifakın amacı, büyük güçler arasındaki rekabetin kurbanı olmaktan kaçınmak ve kendi çıkarlarını koruyacak bir diplomatik alan yaratmak. Ancak Körfez ülkelerinin savunma harcamalarının büyük kısmını ABD silahlarına yönelttiği ve en kritik güvenlik garantisini Washington'dan aldığı düşünüldüğünde, bu geçişin kolay olmayacağı açık. Kaldı ki BAE ve Suudi Arabistan, Yemen savaşında ABD'ye olan bağımlılıklarını net bir şekilde hissetmiş durumda.
Körfez'in yeni denklem arayışı
Yükselen Asya ekonomileri, özellikle Çin, Körfez ülkelerinin en büyük ticaret ortaklarından biri haline gelmiş durumda. Suudi Arabistan'ın Çin'e petrol ihracatı artarken, BAE, Dubai'deki Çin yatırımlarıyla ekonomik bağlarını derinleştiriyor. Ancak Pekin'in askeri olarak bölgeye angaje olma konusundaki isteksizliği, Körfez ülkelerini güvenlik konusunda hâlâ ABD'ye yöneltiyor. Carney'in çağrısı, bu ikilemi aşmak için bir yol haritası sunuyor: Orta güçlerin birbirleriyle savunma işbirliğini artırması, bağımsız bir dış politika izlemelerini kolaylaştırabilir. Nitekim Katar, son yıllarda Türkiye ile askeri işbirliğini geliştirerek bu yönde adımlar attı. Bununla birlikte, Körfez ülkelerinin kendi aralarındaki rekabetler (Suudi Arabistan-Katar ablukası gibi) bu tür bir ittifakın önündeki en büyük engellerden biri.
ABD'nin bölgedeki rolü de sorgulanıyor. Biden yönetiminin insan hakları vurgusu ve enerji fiyatları konusundaki baskıları, Körfez liderlerini rahatsız ediyor. Ayrıca Washington'un İran'a yönelik nükleer müzakerelerdeki tutumu, Suudi Arabistan ve BAE'yi endişelendiriyor. Bu nedenle Carney'in 'orta güçler' çağrısı, Körfez'de alternatif arayışlarına meşruiyet kazandırabilir. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, ABD'nin askeri üsleri ve silah satışları olmadan Körfez ülkelerinin güvenliğini sağlaması şu an için mümkün görünmüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu tartışma Türkiye açısından kritik fırsatlar barındırıyor. Türkiye, orta güçler arasında sayılabilecek bir NATO müttefiki olarak hem Batı'yla bağlarını koruyor hem de Körfez ülkeleriyle savunma sanayii ve askeri eğitim alanında işbirliğini derinleştiriyor. Katar'da askeri üs bulunduran Türkiye, Körfez ülkelerinin ABD'ye alternatif güvenlik ortağı arayışında doğal bir aday. Ancak Suudi Arabistan ve BAE ile son yıllarda yaşanan gerginliklerin aşılması gerekiyor. Carney'in önerdiği türden bir orta güçler ittifakı, Türkiye'nin bölgedeki etkisini artırabilir ve Doğu Akdeniz'den Körfez'e uzanan bir güvenlik mimarisi oluşturmasına katkı sağlayabilir. Ankara'nın, bu yeni küresel tartışmada aktif rol alarak kendine stratejik bir konum belirlemesi, dış politikasının çeşitlendirilmesi açısından önem taşıyor.