Ortadoğu, son haftalarda artan askeri gerilimlerle yeniden bir çatışma odağı haline geldi. The Economist'in Ortadoğu muhabiri Gregg Carlstrom, Körfez'de yaşanan son çatışmaların ardındaki nedenleri analiz ediyor. Eski bir savaşın gölgesinin geri dönüşü olarak nitelendirilen bu gelişmeler, bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendiriyor ve küresel enerji güvenliği açısından kritik bir önem taşıyor. Körfez'deki bu yeni gerilim hattı, yalnızca bölge ülkelerini değil, aynı zamanda küresel aktörleri de doğrudan ilgilendiriyor.
Gelişmenin Arka Planı
Son haftalarda Basra Körfezi'nde yaşanan askeri hareketlilik, uluslararası kamuoyunun dikkatini yeniden bu stratejik bölgeye çevirdi. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'a yönelik füze saldırıları, bölgesel bir tırmanışın işaretlerini taşıyor. Yemen'deki Husi isyancıların Suudi Arabistan sınırına düzenlediği saldırılar, 2021'deki ateşkes anlaşmasına rağmen yeniden başladı. Bu saldırılar, enerji tesislerinin güvenliğini tehdit ederken, küresel petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açtı.
Carlstrom'un analizinde, bu çatışmaların yalnızca bir askeri gerilim olmadığını, aynı zamanda bölgesel güç rekabetinin bir uzantısı olduğunu vurguluyor. İran'ın bölgedeki nüfuzunu genişletme çabaları, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri öncülüğündeki koalisyonun bu nüfuza karşı koyma stratejisiyle karşılaşıyor. İran'ın desteklediği Husilerin, Suudi topraklarına yönelik saldırıları, bu rekabetin en görünür yüzü. Öte yandan, son dönemde Arap ülkelerinin İran'la diyalog kurma çabaları da dikkat çekiyor; ancak bu çabalar henüz somut bir sonuç vermiş değil.
Bölgedeki gerilimin bir diğer boyutu da ABD'nin askeri varlığının azalması. Joe Biden yönetimi, Ortadoğu'dan askeri güç kaydırarak Asya-Pasifik'e odaklanma politikası izliyor. Bu çekilme, bölge ülkelerinde güvenlik boşluğu yarattı ve İran'ın hareket alanını genişletti. Özellikle Yemen'deki Husi isyancılar, ABD'nin pasif tutumundan cesaret alarak saldırılarını yoğunlaştırmış durumda.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Körfez'deki bu yeni gerilim, yalnızca bir bölgesel kriz değil; aynı zamanda küresel enerji piyasaları üzerinde doğrudan etkisi olan bir gelişme. Dünya petrol arzının yaklaşık üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, bu gerilimden en çok etkilenen nokta. Son füze saldırılarında boğaza yakın ticari gemilerin vurulması, nakliyat sigortalarının artmasına ve petrol fiyatlarındaki oynaklığın devam etmesine neden oluyor. Enerji fiyatlarındaki bu artış, küresel enflasyon baskılarını da körüklüyor.
Bölgesel güçler arasındaki rekabetin bir başka boyutu da nükleer diplomasi. İran ile dünya güçleri arasında 2015'te imzalanan nükleer anlaşma, ABD'nin tek taraflı çekilmesinin ardından fiilen askıya alınmıştı. Son zamanlarda yeniden canlandırma çabaları, Viyana'da yapılan müzakerelerle devam ediyor; ancak taraflar arasındaki anlaşmazlıklar sürüyor. İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini artırması, İsrail'i endişelendiriyor. İsrail, İran'ın nükleer tesislerine olası bir askeri müdahaleyi her zaman seçenekler arasında tuttuğunu belirtiyor. Böyle bir müdahale, Körfez'deki gerilimi çok daha büyük bir savaşa dönüştürebilir.
Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler de bu gerilimden etkileniyor. Katar ile bölge ülkeleri arasındaki anlaşmazlık çözülmüş olsa da, başka bölgesel bloklaşmalar devam ediyor. Mısır ve Ürdün gibi ülkeler, Körfez güvenliğinden doğrudan etkilenen ülkeler arasında. Ayrıca, Lübnan'daki siyasi ve ekonomik kriz, Suriye'deki iç savaşın yansımaları, bölgesel istikrarı zayıflatan diğer faktörler arasında.
Körfez'deki Çatışmalar ve Küresel Aktörlerin Rolü
Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı, enerji arz güvenliğine ilişkin endişeleri zaten artırmışken, Körfez'deki çatışmalar bu endişeleri daha da derinleştiriyor. ABD'nin dikkatinin Ukrayna'ya yoğunlaşması, Körfez'deki müttefiklerini yalnızlaştırıyor. Suudi Arabistan ve BAE, güvenlik garantileri konusunda ABD'ye olan güvenlerini yitirmiş durumda. Bu ülkeler, güvenliklerini sağlamak için kendi askeri kapasitelerini geliştirme ve alternatif ortaklıklar arama yoluna gidiyor. Çin'in bölgede artan ekonomik nüfuzu, bu ülkelerin diplomatik çeşitlenmesine zemin hazırlıyor.
Bir diğer kritik nokta ise İran'la olası bir askeri çatışmanın getireceği yıkım. Uzmanlar, İran ile yapılacak doğrudan bir savaşın etkilerinin, 1991 ve 2003'teki Irak savaşlarından çok daha büyük olacağını ifade ediyor. İran'ın balistik füze cephaneliği, bölgedeki ABD üslerini ve müttefik ülkelerin kritik altyapılarını vurabilecek kapasiteye sahip. Bu durum, uluslararası toplumu diplomasiye zorluyor.
Tüm bu gelişmeler karşısında Körfez ülkeleri, ekonomik çeşitlendirme ve toplumsal reformlarla yeni bir döneme hazırlanıyor. Suudi Arabistan'ın Vizyon 2030 programı, petrole bağımlılığı azaltmayı hedefliyor. BAE ise teknoloji ve fintek alanında dünyada öncü rol üstlenmeye çalışıyor. Bu reformlar, uzun vadede bölgenin istikrarına farklı dinamikler getirebilir; ancak mevcut güvenlik tehditleri, söz konusu hedeflerin önünde ciddi bir engel oluşturuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Körfez'deki gerilimin yeniden tırmanması, Türkiye için hem fırsatları hem de riskleri beraberinde getiriyor. Türkiye'nin bölge ülkeleriyle son dönemde başlattığı normalleşme adımları, bu kriz ortamında daha da önem kazanıyor. Öte yandan, enerji güvenliği Türkiye için kritik bir konu; İran ve Rusya'ya olan enerji bağımlılığı, Ankara'yı dolaylı olarak krizin içine çekiyor. Ayrıca, Katar'la gelişmiş askeri işbirliği, Türkiye'nin bölgedeki dengeleri gözeten proaktif politikasını sürdürmesini gerektiriyor. Gerilimin büyümesi, Türkiye'yi yeni bir göç dalgası ve güvenlik riskiyle karşı karşıya bırakabilir. Bu nedenle Türkiye, diplomatik girişimleriyle bölgede istikrarın sağlanmasına katkı sunmayı hedefliyor.