Körfez Arap ülkeleri, balistik füzelerden kamikaze dronelara ve deniz ticareti rotalarını hedef alan sabotajlara kadar genişleyen bir tehdit yelpazesiyle karşı karşıya. Ancak bu tehditler, ülkelerin ulusal sınırlarını aşan doğasına rağmen, Körfez İşbirliği Konseyi'nin (KİK) ortak savunma mekanizması hâlâ müdahale için sıklıkla ulusal izin beklemek zorunda kalıyor. Bu durum, sınırlı güven ortamında hızlı ve etkili kolektif bir savunma inşa etmenin zorluklarını gözler önüne seriyor.
KİK Savunma Mimarisi: Sözden Uygulamaya
KİK üyesi Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Kuveyt, Umman ve Bahreyn, onlarca yıldır ortak savunma kurumları, diplomatik forumlar ve “bölünmez Körfez güvenliği” söylemi inşa ediyor. Bu çabaların en somut örneği, 2000 yılında kurulan Peninsular Shield Force (Yarımada Kalkanı Gücü) adlı ortak askeri birliğin varlığıdır. Ancak bu güç, çoğunlukla sembolik tatbikatların ötesine geçemiyor ve gerçek bir kriz anında devreye sokulması için tüm üyelerin oybirliği gerekiyor.
Eylül 2019’da Suudi Arabistan’ın Abqaiq ve Khurais petrol tesislerine düzenlenen ve küresel petrol arzının yüzde 5’ini kesintiye uğratan füze ve drone saldırısı, bu mimarinin en büyük sınavı oldu. Saldırıyı Yemen’deki Husiler üstlenmiş, ancak uluslararası raporlar İran yapımı silahlar kullanıldığını ortaya koymuştu. Buna rağmen KİK, ortak bir askeri yanıt vermek yerine diplomatik tepkilerle yetindi. Olay, Körfez ülkelerinin ulusal egemenliklerini kolektif güvenliğin önünde tutma eğilimini net biçimde gösterdi.
Bölgesel Güç Dengesi ve Zayıf Halkalar
Körfez güvenlik mimarisinin temel sorunu, üye ülkelerin birbirlerine olan sınırlı güvenidir. Suudi Arabistan ve BAE daha sıkı bir entegrasyon isterken Katar, özellikle 2017-2021 abluka sonrası bağımsız savunma politikalarına daha fazla önem veriyor. Umman ise geleneksel tarafsızlığı nedeniyle ortak askeri angajmanlara mesafeli duruyor. Bu farklılıklar, ortak bir hava savunma sistemi ya da entegre bir erken uyarı ağı oluşturmayı zorlaştırıyor.
ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, Körfez ülkeleri için bir güvence işlevi görse de Washington’un Asya-Pasifik’e kayması ve enerji bağımsızlığı sayesinde Orta Doğu’ya olan ilgisinin azalması, Riyad ve Abu Dabi’yi kendi savunmalarını güçlendirmeye itiyor. Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 kapsamında yerel savunma sanayisini geliştirme hedefi, BAE’nin ise en gelişmiş silah sistemleri (F-35, THAAD) tedarik etme çabası bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak bu çabalar, ulusal odaklı olduğu sürece bölgesel bir güvenlik duvarı oluşturmayacak.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Körfez'deki bu yapısal zafiyet, Türkiye için önemli fırsatlar ve riskler barındırıyor. Ankara, son yıllarda Katar ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleriyle savunma sanayii işbirliklerini derinleştirdi. Bayraktar TB2 ve Akıncı gibi insansız hava araçlarının bölgede artan talebi, Türkiye'nin bu pazarı genişletme potansiyelini artırıyor. Öte yandan, İran'ın bölgesel güvenliğe yönelik tehditleri arttıkça Türkiye, Körfez'deki istikrarsızlığın enerji fiyatları ve Doğu Akdeniz'deki güç dengelerine yansımalarını yakından takip etmek zorunda. Türkiye'nin KİK ülkeleriyle dengeli ilişkileri, bölgesel krizlerde arabulucu rolünü güçlendirebilir; ancak herhangi bir savunma mimarisine doğrudan katılımı, NATO ve Doğu Akdeniz denkleminde yeni soruları beraberinde getirebilir.