Kenya'nın başkenti Nairobi'de, 2024 yılının Haziran ayında ülkeyi sarsan ve en az 50 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan vergi karşıtı protestoların ikinci yıldönümünde yüzlerce kişi sokaklara döküldü. Yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleşen yürüyüşte, göstericiler hayatını kaybedenleri anarken, hükümetin ekonomik politikalarına ve artan hayat pahalılığına tepki gösterdi. 25 Haziran 2024'te başlayan olaylar, hükümetin önerdiği yeni vergi yasalarına karşı kitlesel bir ayaklanmaya dönüşmüş, parlamento binasının basılmasıyla sonuçlanmıştı.
Protestoların Arka Planı: Vergi Zammı ve Hayat Pahalılığı
2024 protestolarının fitilini ateşleyen, dönemin Devlet Başkanı William Ruto hükümetinin 2024 Mali Yasa Tasarısı'ydı. Yasa, temel gıda maddelerinden tarım ürünlerine, akaryakıttan dijital hizmetlere kadar geniş bir yelpazede yeni vergiler ve zamlar öngörüyordu. Özellikle ekmek, şeker ve bitkisel yağ gibi temel tüketim mallarına getirilen %16'lık KDV artışı, zaten yüksek olan enflasyonu daha da tetikleyeceği gerekçesiyle büyük tepki çekti. Ülkede resmi enflasyon oranı o dönem %7'nin üzerindeyken, halk arasında hissedilen enflasyonun çok daha yüksek olduğu belirtiliyordu.
Protestolar, 18 Haziran 2024'te başkent Nairobi ve Kisumu gibi büyük şehirlerde başladı. Kısa sürede ülke geneline yayılan eylemler, özellikle Z Genci aktivistlerin öncülüğünde sosyal medya üzerinden organize edildi. Gösterilerin en kanlı günü 25 Haziran'da, polisin protestoculara sert müdahalesi ve ardından bir grup eylemcinin parlamento binasına girmesiyle yaşandı. Güvenlik güçlerinin ateş açması sonucu en az 22 kişi hayatını kaybetti. Olaylar sırasında kamu binaları ateşe verildi, yağmalandı. Hükümet, protestoları 'vatana ihanet' olarak nitelendirirken, insan hakları örgütleri orantısız güç kullanımını kınadı.
İki yıl geçmesine rağmen Kenya'da hayat pahalılığı krizi derinleşerek devam ediyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) destekli kemer sıkma politikaları, devlet borçlarının GSYH'ye oranının %70'lere ulaşmasına rağmen halkın alım gücünü daha da düşürdü. Bugünkü anma yürüyüşünde konuşan aktivistler, Ruto hükümetinin vaat ettiği ekonomik kalkınmanın gerçekleşmediğini, aksine yoksulluğun arttığını vurguladı.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Doğu Afrika'da Yeni Bir Kırılma Noktası
Kenya'daki bu istikrarsızlık, Doğu Afrika'nın en büyük ekonomisi olan ülkenin bölgesel dengeler üzerindeki etkisini de sorgulatıyor. Kenya, Somali'deki El-Şebab militanlarına karşı yürütülen bölgesel barış gücü operasyonlarının merkez üssü konumunda. Ayrıca, Etiyopya ve Güney Sudan'daki iç çatışmaların çözümünde arabuluculuk rolü oynuyor. Ancak içerideki siyasi ve ekonomik kriz, Kenya'nın bölgesel liderlik iddiasını zayıflatıyor.
Küresel ölçekte, Kenya'daki protestolar, gelişmekte olan ülkelerde IMF politikalarına karşı artan bir tepki dalgasının parçası olarak görülüyor. Özellikle Afrika kıtasında, borç krizi ve kemer sıkma politikaları birçok ülkede toplumsal huzursuzluğu tetikliyor. Nijerya, Gana ve Zambiya'da da benzer protestolar yaşanmıştı. Kenya'daki hükümet, mali disiplini sağlamak için IMF ile yürüttüğü programı sürdürmekte kararlı görünse de, artan toplumsal baskı karşısında hükümetin manevra alanı daralıyor. Gözlemciler, 2027'de yapılması planlanan genel seçimler öncesinde Ruto hükümetinin ya bir uzlaşma yoluna gitmek ya da daha otoriter yöntemlerle krizi bastırmak zorunda kalacağını belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Kenya'daki iç siyasi kriz, Türkiye'nin Afrika Boynuzu'ndaki stratejik çıkarlarını doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Türkiye, son yıllarda Kenya ile savunma sanayii, inşaat ve insani yardım alanlarında önemli iş birlikleri geliştirmiş; Bayraktar İHA'ları Kenya ordusu tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Ancak uzun süreli bir siyasi istikrarsızlık, bu ticari ve askeri anlaşmaların sürdürülebilirliğini sorgulatabilir. Ayrıca, Kenya'daki krizin Somali'deki barış sürecine yansımaları, Türkiye'nin Somali'deki kalkınma ve güvenlik projelerini dolaylı olarak etkileyebilir. Ankara'nın, Nairobi yönetimiyle dengeli bir ilişki sürdürürken, bölgedeki toplumsal dinamikleri de dikkate alması gerekmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'nin kriz yönetimi kapasitesini kullanarak arabuluculuk rolü üstlenmesi, hem ikili ilişkileri güçlendirebilir hem de bölgesel istikrara katkı sağlayabilir.