Geçen salı akşamı, mutfakta bulaşıkları yıkarken 2 yaşındaki kızım Elif'in yatak odasından düşme sesini duydum. Koştuğumda onu yüzüstü yerde buldum, alnından kan sızıyordu. Komşuların yardımıyla 112'yi aradım. Olay yerine gelen sağlık görevlileri, küçük kızı sedyeye yatırıp ambulansa doğru götürürken bana dönüp, “Anne, siz de geliyor musunuz?” diye sordular. Başımı iki yana salladım. O an, içimde hiçbir şey kıpırdamadı. Bu itiraf, annelik üzerine yıllardır süregelen toplumsal baskıyı ve “içgüdü” kavramının aslında ne kadar sorgulanabilir olduğunu gözler önüne seriyor.
Toplumsal Beklentiler ve Annelik Miti
Annelik, yüzyıllardır kadınların doğuştan getirdiği, içgüdüsel bir yetenek olarak kabul edildi. Medya, edebiyat ve din, anneleri her zaman fedakar, şefkatli ve çocuklarına koşulsuz bağlı varlıklar olarak resmetti. Ancak son yıllarda yapılan psikolojik ve sosyolojik araştırmalar, bu mitin gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Doğum sonrası depresyon, annelerin yaklaşık %15'ini etkilerken, bazı kadınlar çocuklarına karşı hiçbir zaman güçlü bir bağ hissedemiyor. Uzmanlar, annelik duygusunun doğuştan gelmediğini, zamanla ve deneyimle geliştiğini vurguluyor. Ancak bu gerçek, toplum tarafından hâlâ tabu olarak görülüyor ve kadınlar, hissettikleri duygulardan utanç duymaya itiliyor.
Benim hikâyem de bu utancın bir parçası. Elif'i ilk kucağıma aldığımda, tarif edilen o “tarif edilemez sevgi”yi hissetmedim. Onu besledim, uyuttum, giydirdim ama hep bir yabancı gibiydi. Kocam, her şeyin yolunda olduğunu, zamanla bağlanacağımı söyledi. Aradan iki yıl geçti ve hâlâ o duyguyu bulamadım. Bu durum, aile içinde gizli bir yara gibi duruyor ve beni her gün kemiriyor. Ancak ambulans görevlisinin sorduğu basit bir soru, aslında üstünde hiç düşünmediğim bir gerçeği yüzüme vurdu: Ben, çocuğumun acil bir durumunda bile onun yanında olmak istemiyorum.
Tıbbi Gerçekler: Annelik Beyinde Nasıl Oluşuyor?
Bilim, annelik davranışını yönlendiren hormonlar olan oksitosin ve prolaktinin doğumla birlikte salgılandığını gösteriyor. Ancak bu hormonların varlığı, her annede farklı düzeylerde olabiliyor ve bazı kadınlarda yeterli miktarda üretilemiyor. Nörobilimciler, çocuğun ağlamasına verilen beyin tepkilerinin bile bireysel farklılıklar gösterdiğini tespit etti. Bu da annelik davranışının karmaşık bir etkileşim olduğunu kanıtlıyor. Uzmanlar, “Annelik içgüdüsü” teriminin bilimsel olarak karşılığının olmadığını, bunun daha çok sosyal bir kurgu olduğunu belirtiyor. Profesyonel destek almayan anneler, bu duygusal boşlukla başa çıkmakta zorlanıyor ve bazıları benim gibi içine kapanıyor.
Peki, böyle bir durumda kadınlar ne yapmalı? Psikiyatristler, öncelikle bu duyguların normal olduğunu kabul etmeyi ve profesyonel yardım aramayı öneriyor. Aile desteği, terapi ve ilaç tedavisi gibi seçenekler, annelik duygusunun gelişmesine yardımcı olabilir. Ancak toplumsal damgalama, birçok kadının yardım aramasını engelliyor. Ben de şimdiye kadar bu konuyu bir tek en yakın arkadaşıma açtım, o da beni “anormal” olarak nitelendirdi. Artık sessizliğimi bozmanın ve bu tabuyu yıkmanın zamanı geldi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye'de annelik kutsal bir değer olarak kabul edilir ve kadınlar üzerindeki toplumsal baskı çok daha yoğundur. Bu kişisel hikaye, Türkiye'de sıkça tartışılan doğum oranlarını artırma politikaları ve kadınların “annelik rolü” üzerinden şekillenmesi ile doğrudan ilgili. Ancak konunun Türkiye'ye özgü bir yansıması, kadınların ruh sağlığı konusundaki tabuların daha da ağır olması. Bu anlatı, Türk toplumunda anne olmayı seçmeyen veya annelikten pişmanlık duyan kadınların da normalleştirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Ayrıca, Türkiye'de kamuoyunda yeterince tartışılmayan “annelik içgüdüsü” kavramının bilimsel olarak ele alınması gerektiğini hatırlatıyor.