ABD ve NATO güçlerinin Kabil'den çekilişinin beşinci yıl dönümünde, Afganistan'da yaşanan kaotik geri çekilme ve Taliban'ın yeniden iktidara gelmesi, uluslararası toplumun 'terörle savaş' politikalarının beklenmeyen sonuçlarını yeniden tartışmasına neden oluyor. 2021 yılının Ağustos ayında yaşanan bu dönüşüm, yalnızca Afganistan'ın kaderini değiştirmekle kalmadı; aynı zamanda küresel güvenlik mimarisini, göç dinamiklerini ve bölgesel jeopolitik denklemleri derinden etkiledi. Yaşanan gelişmeler, 11 Eylül saldırılarının ardından başlatılan ve yirmi yıl süren en uzun savaşın, bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yankılanan 'hayaletlerini' gün yüzüne çıkardı.
Afganistan'ın Çöküşü ve Küresel Güvenlikteki Kırılma
15 Ağustos 2021'de Taliban'ın Kabil'i ele geçirmesiyle birlikte, ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin yirmi yıllık askeri varlığı sona erdi. Birleşmiş Milletler raporlarına göre, savaş ve çatışmalar nedeniyle 2012'den bu yana on binlerce sivil hayatını kaybetti; milyonlarca kişi yerinden edildi. Afganistan'ın yüzde 70'ini aşan bir bölümünde geçim kaynakları yok oldu, ülke ekonomisi çökme noktasına geldi. Dünya Bankası verileri, ülke ekonomisinin 2021'den bu yana daraldığını ve uluslararası yardımlara bağımlılığın arttığını gösteriyor.
Bu çöküşün küresel güvenlik açısından en kritik sonucu, terör örgütlerinin yeniden yapılanma alanı bulması oldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi raporları, DEAŞ Horasan (IŞİD-K) gibi örgütlerin Afganistan'ın kuzey ve doğu bölgelerinde varlığını artırdığını, El Kaide bağlantılı grupların ise Taliban'ın himayesinde yeniden nefes aldığını ortaya koyuyor. Taliban'ın 2020'de ABD ile imzaladığı Doha Anlaşması, örgütün El Kaide'ye destek vermeyeceği taahhüdünü içeriyordu; ancak uzmanlar, bu taahhüdün kağıt üzerinde kaldığını, Taliban'ın ideolojik ve operasyonel olarak bu örgütlerle bağlarını sürdürdüğünü belirtiyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Afganistan'da yaşanan güç boşluğu, yalnızca Orta Asya'yı değil, tüm bölgesel güç dengelerini etkiledi. Pakistan, sınır güvenliği ve terörle mücadele konularında artan risklerle karşı karşıya kalırken; İran, Afgan mülteciler ve uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede yeni zorluklar yaşıyor. Çin, ekonomik işbirliği ve altyapı yatırımları için Afganistan ile ilişkilerini geliştirmeye çalışırken; Rusya, bölgedeki nüfuzunu artırma çabasında. Bu jeopolitik rekabetin ortasında, ABD'nin terörle savaştan çekilmesi, küresel güç politikalarının yeniden şekillenmesine yol açtı.
ABD'nin çekilmesi, 'terörle savaş' kavramının sorgulanmasına da neden oldu. Birçok güvenlik uzmanı, askeri müdahalelerin terör örgütlerini yok etmek yerine, onları daha da güçlendirdiğini ve radikalleşmeyi artırdığını savunuyor. Batılı ülkelerde yaşanan 'terörle savaş' karşıtı protestolar ve askeri harcamaların sorgulanması, bu politikaların toplumsal maliyetini ortaya koyuyor. Ayrıca, Afganistan'dan göç eden mültecilerin Avrupa'ya ve Türkiye'ye yönelmesi, göç politikalarını ve sınır güvenliği önlemlerini etkiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Afganistan'daki gelişmeleri yakından takip etmekle birlikte, bu durumun doğrudan etkilerini hem güvenlik hem de diplomasi boyutunda hissediyor. Öncelikle, Afganistan'daki çatışmaların ve istikrarsızlığın, Türkiye'ye yönelik göç akışlarını artırabileceği ve bu durumun göç yönetimi ile toplumsal uyum politikalarını zorlayabileceği değerlendiriliyor. İkinci olarak, Taliban yönetimiyle ilişkilerini pragmatik bir çizgide sürdüren Türkiye, Kabil Havalimanı'nın işletilmesi gibi konularda işbirliği fırsatlarını araştırırken, aynı zamanda DEAŞ ve El Kaide gibi örgütlerin Türkiye'ye yönelik olası tehditlerine karşı istihbarat ve sınır güvenliği önlemlerini artırmak durumunda. NATO üyesi olarak Türkiye'nin, ittifakın yeni güvenlik stratejilerinin belirlenmesinde söz sahibi olması, bu süreçte önemli bir diplomatik avantaj sağlıyor. Sonuç olarak, Afganistan'daki istikrarsızlık Türkiye için yalnızca bir insani ve güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bölgesel nüfuz ve dış politika öncelikleri açısından da kritik bir sınav niteliği taşıyor.