İşgal altındaki Batı Şeria'da İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik saldırıları günde ortalama altı kez gerçekleşiyor. Bu saldırılar, Filistin topraklarının sistematik bir şekilde ele geçirilmesinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Al Jazeera'nin veri analiz birimi AJLabs, bölgedeki toprak gaspı ve yasal düzenlemelerin bu süreci nasıl meşrulaştırdığını mercek altına aldı. İşgal altındaki topraklarda hukukun, uluslararası normlara değil, işgal gücünün çıkarlarına göre işlediği iddiaları güçleniyor.
Gelişmenin Arka Planı: Yerleşimci Saldırıları ve Toprak Gaspı
Batı Şeria, 1967'den bu yana İsrail tarafından işgal altında tutuluyor. Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplum, bu bölgedeki İsrail yerleşimlerini yasa dışı olarak nitelendiriyor. Ancak İsrail, bu yerleşimleri genişletmeye devam ediyor. AJLabs'ın verilerine göre, yerleşimci saldırıları yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı değil; zeytin ağaçlarının kesilmesi, hayvanların telef edilmesi, evlere ve tarım arazilerine el konulması gibi yöntemlerle Filistinliler yaşam alanlarından uzaklaştırılıyor.
İsrail'in askeri mahkemeleri ve idari yapıları, bu toprak gaspını hukuki bir çerçeveye oturtmaya çalışıyor. "Devlet arazisi" ilan edilen bölgeler, yerleşimcilere tahsis ediliyor; Filistinlilerin arazi mülkiyetini kanıtlama yükümlülüğü ise neredeyse imkânsız hale getiriliyor. Osmanlı döneminden kalma tapu kayıtları bile çoğu zaman kabul edilmiyor. Bu durum, Filistinlilerin kendi topraklarında yabancı konumuna düşürülmesine yol açıyor.
İnsan hakları örgütleri, bu uygulamaların apartheid suçu kapsamında değerlendirilebileceğini savunuyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) bu konudaki soruşturması ise İsrail'in baskıları nedeniyle yavaş ilerliyor. 2024'te UCM, işgal altındaki topraklarda işlenen savaş suçlarına ilişkin yetkisini genişletmişti, ancak İsrail bu süreci tanımıyor.
Bölgesel veya Küresel Boyut: Uluslararası Hukuk ve Siyasi İkilem
Batı Şeria'daki durum, sadece Filistin-İsrail çatışmasının bir parçası değil; aynı zamanda uluslararası hukukun işleyişine dair ciddi bir test niteliği taşıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2334 sayılı kararı, yerleşimleri açıkça kınarken, bu kararın uygulanması için herhangi bir yaptırım mekanizması bulunmuyor. ABD, Birleşik Krallık ve Almanya gibi ülkeler, İsrail'e siyasi ve askeri destek vererek bu statükoyu dolaylı olarak sürdürüyor.
Bölgedeki diğer aktörler ise farklı bir tablo çiziyor. Suudi Arabistan, İsrail ile normalleşme görüşmelerini Filistin devletinin kurulması koşuluna bağlarken, Katar ve Türkiye Filistin davasına verdiği desteği sürdürüyor. Ancak Arap kamuoyunun tepkisi, İsrail'in Gazze'deki operasyonları ve Batı Şeria'daki yerleşim faaliyetleri nedeniyle giderek sertleşiyor. Bu durum, bölgede yeni bir çatışma dalgasının habercisi olabilir.
Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) 2024'te aldığı danışma görüşü, işgalin hukuk dışı olduğunu teyit etti; ancak bu görüşün bağlayıcılığı yok. Yine de bu gelişme, uluslararası toplumda işgale karşı hukuki zeminin güçlenmesine katkı sağlıyor. Sivil toplum örgütleri, Boykot, Tecrit ve Yaptırım (BDS) hareketi gibi girişimlerle İsrail üzerinde ekonomik baskı oluşturmaya çalışıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Batı Şeria'daki yerleşimci şiddetini ve toprak gaspını yakından izliyor. Ankara, Filistin devletinin kurulmasını destekleyen açıklamalarını sürdürürken, bu tür gelişmeler Türkiye'nin bölgesel politikasında önemli bir yer tutuyor. Türkiye, Birleşmiş Milletler nezdinde Filistin'in tam üyeliği için girişimlerde bulunurken, yerleşimci saldırılarının durdurulması çağrısı yapıyor. Bu durum, Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerinde hassas bir denge politikası izlemesini gerektiriyor. Orta Doğu'daki istikrarın sağlanması, Türkiye'nin güvenliği ve ekonomik çıkarları için kritik önemde.