İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, İsrail güçleri tarafından Tulkarem, Cenin ve Nur Şems mülteci kamplarından zorla yerinden edilen 33 binden fazla Filistinlinin geri dönüşü için ayrıntılı bir plan hazırlanmasını emretmesinden yalnızca günler sonra, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, zorunlu yerinden etmenin kalıcı olduğunu ilan etti. Netanyahu'nun bu açıklaması, uluslararası hukuk ve insan hakları açısından ciddi endişelere yol açarken, uluslararası toplumun söz konusu zorunlu yerinden etme politikasına yönelik etkili bir tepki göstermediği gözlemleniyor.
Yerinden Etmenin Arka Planı
İsrail güçleri, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Tulkarem, Cenin ve Nur Şems mülteci kamplarına yönelik geniş çaplı operasyonlar düzenleyerek binlerce Filistinliyi evlerinden zorla çıkardı. Bu operasyonlar sırasında sivil altyapıya da ağır hasar verildiği, sağlık ve eğitim hizmetlerinin aksadığı bildiriliyor. Zorla yerinden edilen Filistinliler, çoğunlukla çadır kentlerde veya akrabalarının yanında barınmaya çalışıyor; ancak temel ihtiyaçlara erişimde ciddi sıkıntılar yaşıyor.
İsrail Yüksek Mahkemesi, bu yerinden etme kararlarına karşı yapılan başvuruları değerlendirerek hükümete, yerinden edilenlerin geri dönüşü için ayrıntılı bir plan sunma talimatı verdi. Karar, hukuki açıdan bağlayıcı olsa da İsrail hükümetinin bu talimata ne ölçüde uyacağı belirsizliğini koruyor. Netanyahu'nun son açıklaması, mahkeme kararına rağmen hükümetin yerinden etme politikasını sürdürme niyetinde olduğunu gösteriyor.
Filistin yönetimi ve insan hakları örgütleri, bu uygulamayı Cenevre Sözleşmeleri'ne aykırı bir savaş suçu olarak nitelendiriyor. Uluslararası Af Örgütü ve Human Rights Watch gibi kuruluşlar, İsrail'in zorunlu yerinden etme politikasının uluslararası hukuk ihlali olduğunu vurgulayarak, uluslararası toplumu harekete geçmeye çağırdı. Ancak şu ana kadar BM Güvenlik Konseyi'nden etkili bir karar çıkmadı; ABD'nin veto yetkisini kullanması veya diplomatik baskılar, uluslararası tepkinin zayıf kalmasına neden oluyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İsrail'in zorunlu yerinden etme politikası, Orta Doğu'da zaten kırılgan olan istikrarı daha da tehdit ediyor. Filistinlilerin topraklarından kalıcı olarak çıkarılması, iki devletli çözüm perspektifini fiilen ortadan kaldırıyor ve bölgede yeni bir şiddet dalgasına zemin hazırlayabilir. Arap ülkeleri, özellikle Ürdün ve Mısır, Filistinli mültecilerin kendi topraklarına yönelik olası bir göç dalgasından endişe duyuyor. Suudi Arabistan ve BAE gibi Körfez ülkeleri ise İsrail ile normalleşme süreçlerini askıya alma sinyalleri veriyor.
Uluslararası toplumun tepkisizliği, liberal dünya düzeninin temel taşlarından biri olan insan hakları ve uluslararası hukuk normlarının aşınmasına işaret ediyor. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, defalarca ateşkes ve insani erişim çağrısı yapmasına rağmen somut bir sonuç alınamadı. Avrupa Birliği ülkeleri arasında da görüş ayrılıkları bulunuyor; bazı ülkeler İsrail'e yönelik yaptırım çağrısı yaparken, diğerleri daha temkinli bir dil kullanmayı tercih ediyor. Bu bölünmüşlük, etkili bir uluslararası müdahaleyi zorlaştırıyor.
Öte yandan, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) savcılığı, İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'de işlediği iddia edilen savaş suçlarına ilişkin soruşturmayı sürdürüyor. Netanyahu ve diğer İsrailli yetkililer hakkında tutuklama kararı çıkması ihtimali, İsrail'in uluslararası alanda daha da izole olmasına yol açabilir. Ancak UCM'nin bu konudaki adımları, siyasi baskılar nedeniyle belirsizliğini koruyor.
Bölgesel aktörlerden Türkiye, İsrail'in bu politikasını sert bir dille kınamış ve Filistinlilerin haklarını savunmaya devam edeceğini açıklamıştı. Türkiye, aynı zamanda Mısır ve Katar ile birlikte Gazze'de ateşkes müzakerelerinde arabuluculuk yapıyor. Ancak Batı Şeria'daki gelişmeler, Türkiye'nin diplomatik çabalarını zorlaştırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail'in zorunlu yerinden etme politikasını kalıcı hale getirme kararı, Türkiye'nin Filistin meselesindeki hassasiyetini ve bölgesel barış vizyonunu doğrudan etkiliyor. Türkiye, Filistinlilerin topraklarından zorla çıkarılmasını uluslararası hukukun ihlali olarak görüyor ve iki devletli çözümün altını oyan bu tür adımlara karşı çıkıyor. Bu gelişme, Türkiye'nin diplomatik girişimlerinde elini güçlendirebilir; zira uluslararası toplumun tepkisizliği, Ankara'nın sesini daha yüksek çıkarması için bir fırsat yaratıyor. Ayrıca, bölgede artan istikrarsızlık, Türkiye'nin güvenlik endişelerini artırabilir ve mülteci akınlarına karşı hazırlıklı olmasını gerektirebilir.