Haziran 2026'nın son haftasında İsrail ile İran arasında yaşanan son füze takası, uluslararası toplum tarafından bölgede yeni ve tehlikeli bir tırmanma olarak değerlendiriliyor. Ancak dikkatleri yalnızca İran füzelerine odaklamak, çok daha önemli bir gerçeği gölgede bırakabilir: İran'ın saldırısı jeopolitik bir boşlukta ortaya çıkmadı. Bu gelişme, yıllardır süregelen bir gerilimin ve uluslararası hukukun giderek daha fazla göz ardı edildiği bir dönemin yeni bir aşaması olarak okunmalı.
Gelişmenin arka planı
İsrail ile İran arasındaki çatışma, son yıllarda giderek daha doğrudan bir hal aldı. İran'ın nükleer programı, İsrail'in iddia edilen sabotaj ve suikast operasyonları, Suriye'deki vekalet savaşı ve Lübnan Hizbullahı üzerinden yürüyen mücadele, bu iki ülkeyi defalarca karşı karşıya getirdi. Ancak Haziran 2026'daki olaylar, bu gerilimin yeni bir boyuta taşındığını gösteriyor. İran'ın İsrail hedeflerine yönelik füze saldırısı, yalnızca askeri bir tepki değil, aynı zamanda uluslararası topluma yönelik bir meydan okuma olarak da yorumlanıyor. Saldırının hemen ardından İran, eyleminin meşru müdafaa hakkı kapsamında olduğunu savundu. Bu argüman, İsrail'in uzun süredir benzer gerekçelerle gerçekleştirdiği operasyonları hatırlatıyor.
Uluslararası hukuk, devletlerin kendilerini savunma hakkını tanırken, bu hakkın kullanımını sıkı koşullara bağlıyor. Ancak hem İsrail hem de İran, son yıllarda bu sınırları zorlayan bir yaklaşım sergiliyor. İsrail'in Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) yönelik tehditleri ve İran'ın BM Güvenlik Konseyi kararlarını hiçe sayması, hukukun giderek daha fazla siyasi bir araç olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Analistler, bu durumun dünya genelinde istikrarı tehdit eden bir emsal oluşturduğu görüşünde.
Bölgesel ve küresel boyut
İsrail-İran çatışması, sadece iki ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm Ortadoğu'yu etkileme potansiyeli taşıyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, İran'ın artan nüfuzundan endişe duyarken, İsrail'in sert tepkileri de bölgede yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir. ABD'nin bölgedeki askeri varlığı ve Rusya'nın Suriye'deki angajmanı, krizi uluslararası bir boyuta taşıyor. Birleşmiş Milletler, taraflara itidal çağrısı yaparken, Avrupa Birliği diplomatik çözüm için arabuluculuk girişimlerini yoğunlaştırdı.
Uzmanlar, bu krizin aslında daha geniş bir küresel sorunun yansıması olduğunu belirtiyor: Uluslararası hukukun ve çok taraflı kurumların zayıflaması. İsrail'in Batı Şeria'daki yerleşim politikaları, İran'ın nükleer anlaşmadan çekilmesi ve her iki ülkenin de uluslararası mahkeme kararlarını tanımaması, hukukun tüm taraflar için bağlayıcı olmadığı bir düzenin habercisi olarak değerlendiriliyor. Bu durum, benzer gerilimlerin diğer bölgelerde de patlak vermesine zemin hazırlayabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin güvenliği ve dış politikası açısından iki yönlü bir öneme sahip. Birincisi, İsrail-İran gerilimi doğrudan Türkiye'nin komşusu olduğu Ortadoğu'da istikrarı tehdit ediyor. Olası bir savaş, mülteci akınları ve enerji tedarikinde kesintilere yol açabilir. İkincisi, Türkiye hem İsrail hem de İran ile belirli düzeyde diplomatik ve ekonomik ilişkilere sahip. Ankara, bu krizde denge politikası izlemek ve tansiyonu düşürmek için arabulucu rolü oynayabilir. Ancak bu, Türkiye'nin NATO yükümlülükleri ve Batı ile ilişkileri açısından hassas bir denge kurmasını gerektirecek.