İsrail ile ABD arasında İran'a yönelik politikalar konusunda giderek derinleşen görüş ayrılıkları, iki ülke arasındaki stratejik ittifakın temel dinamiklerini sorgulatıyor. Washington yönetimi, Tahran'la diplomatik angajman ve olası bir anlaşmaya giderek daha açık bir pozisyon alırken, Tel Aviv bölgede artan gerilim ortamında güvenlik odaklı ve daha sert bir yaklaşımda ısrar ediyor. Bu ayrışma, yalnızca ikili ilişkilerde değil, Orta Doğu'nun güvenlik mimarisinde de önemli sonuçlar doğurabilir.
Gelişmenin Arka Planı
ABD Başkanı Joe Biden yönetimi, selefi Donald Trump'ın 2018'de tek taraflı olarak çekildiği Kapsamlı Ortak Eylem Planı'nı (KOEP) canlandırmak için dolaylı müzakereleri sürdürüyor. Viyana'da yürütülen görüşmelerde İran'ın uranyum zenginleştirme kapasitesine sınırlama getirilmesi ve yaptırımların kademeli olarak kaldırılması masada. Buna karşılık, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran'ın nükleer silah kapasitesine ulaşmasının 'kırmızı çizgi' olduğunu vurguluyor ve askeri seçenek de dahil olmak üzere her türlü önlemin alınması gerektiğini savunuyor.
İsrail istihbaratı, İran'ın nükleer programa yönelik saldırılarına karşılık olarak siber ve deniz unsurlarını kullandığını raporluyor. İsrail Savunma Kuvvetleri, İran'ın Suriye'deki vekil güçler aracılığıyla İsrail sınırına füze ve insansız hava aracı konuşlandırdığını iddia ediyor. ABD Merkez Kuvvetleri (CENTCOM) ise bölgede füze savunma sistemlerini güçlendirirken, deniz kuvvetleri varlığını artırarak olası bir çatışmayı caydırmayı hedefliyor.
Uzmanlara göre, iki müttefik arasındaki farklılık sadece taktiksel değil, stratejik temelli. ABD, büyük güç rekabeti (özellikle Çin) ve küresel enerji fiyatları gibi daha geniş öncelikler arasında hareket ederken, İsrail için İran tehdidi varoluşsal bir boyut taşıyor. Bu durum, 'özel ilişki'nin sınırlarını test ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran'ın nükleer faaliyetleri konusunda Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (IAEA) raporları, Tahran'ın yüzde 60 seviyesine varan uranyum zenginleştirdiğini ortaya koyuyor. Bu oran, silah sınıfı materyal üretimine oldukça yakın. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, İran'ın olası nükleer silah sahibi olmasına karşı kendi nükleer programlarını hızlandırabilir. Bu da bölgesel bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilir.
Rusya-Ukrayna savaşı ve enerji krizi, İran'ın elini güçlendiren faktörler arasında. Tahran, Moskova'ya insansız hava araçları tedarik ederek Batı karşısında pazarlık gücünü artırıyor. Çin'in ise İran petrollerinin en büyük alıcılarından biri olması, ABD yaptırımlarının etkisini sınırlıyor. Bu küresel güç oyunu içinde ABD-İsrail ittifakındaki çatlak, İran'ın elini daha da güçlendirebilir.
Avrupa Birliği, Viyana görüşmelerini sonlandırmak için yoğun çaba harcıyor. Ancak İran'ın yeni talepleri (İslam Devrim Muhafızları'nın terör listesinden çıkarılması gibi) süreci tıkamış durumda. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, son anketlere göre İran'a karşı 'maksimum baskı' politikasına geri dönülmesi gerektiğini savunuyor. Bu, ABD ile Avrupa arasında da sürtüşme yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İsrail ittifakındaki bu gerilim, Türkiye'nin bölgesel politikaları açısından iki ucu keskin bıçak niteliği taşıyor. Bir yandan, İran'la enerji ve ticaret bağları olan Türkiye, Tahran'a yönelik diplomatik çözüme sıcak bakıyor. Diğer yandan, İran kaynaklı (PKK/PYD bağlantılı) güvenlik tehditleri, özellikle İran'ın nükleer silah sahibi olması durumunda daha da karmaşıklaşabilir. Ayrıca, ABD'nin Ortadoğu'daki angajman azalması Türkiye'yi daha aktif bir rol oynamaya itebilir. Ancak Ankara'nın Rusya ile dengeli ilişkisi, Batı ittifakı içinde manevra alanını sınırlıyor. Türkiye için en kritik senaryo, olası bir İsrail-İran gerginliğinde güney sınırında istikrarsızlık yaşanması ve enerji hatlarının kesintiye uğramasıdır.