İsrail, Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik soykırım savaşını başlatmasından bu yana bölgedeki sağlık sistemini sistematik olarak tahrip ederken, 16.500’den fazla Filistinlinin tıbbi tedaviye erişimini engellediği ortaya çıktı. Bu durum, uluslararası insani hukukun açık bir ihlali olarak değerlendiriliyor ve Gazze’deki sağlık krizini daha da derinleştiriyor. İsrail güçlerinin hastanelere yönelik saldırıları, tıbbi malzeme ve ilaç girişine uyguladığı ambargo, hasta ve yaralıların tahliyesine izin vermemesi, bölgede insani felaketin boyutlarını gözler önüne seriyor. Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, Gazze’deki 36 hastaneden yalnızca 11’i kısmen çalışabiliyor; temel ilaç ve tıbbi malzeme stokları tükenme noktasında.
Gelişmenin Arka Planı: Gazze Sağlık Sisteminin Çöküşü
İsrail’in 7 Ekim 2023’te başlattığı saldırılar, Gazze Şeridi’nde zaten kırılgan olan sağlık altyapısını tamamen hedef aldı. Sadece hastanelere yönelik hava saldırıları değil, aynı zamanda ambulansların, sağlık merkezlerinin ve depolama tesislerinin de vurulması, sağlık çalışanlarının öldürülmesi veya gözaltına alınması, sistemi işlemez hale getirdi. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, savaşın başından bu yana 1.000’den fazla sağlık çalışanı hayatını kaybetti. İsrail, sivil altyapıyı hedef alarak “Hamas’ın sağlık sistemini kullandığı” gerekçesiyle eleştirilere maruz kalıyor. Ancak uluslararası kuruluşlar, bu tür saldırıların savaş hukuku kapsamında orantısız güç kullanımı ve ayrım gözetmeme ilkelerini ihlal ettiğini vurguluyor.
İsrail’in uyguladığı abluka nedeniyle hasta ve yaralıların Gazze dışına çıkarılarak tedavi edilmesi de neredeyse imkansız hale geldi. Refah Sınır Kapısı’nın kapatılması ve Mısır yönetiminin de kısıtlamaları, binlerce kanser hastası, kronik böbrek yetmezliği çekenler, diyaliz hastaları ve ağır yaralıların umutlarını tüketti. İsrail ordusu, insani yardım koridorlarını açtığını iddia etse de, sahadaki görgü tanıkları ve yardım kuruluşları, uygulamada ciddi engeller olduğunu bildiriyor. Özellikle kuzey Gazze’de kıtlık ve susuzlukla mücadele eden siviller, sağlık hizmetine erişimde de büyük sıkıntı çekiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Uluslararası Tepkiler ve Hukuki Süreç
Bu gelişme, uluslararası camiada büyük yankı uyandırdı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi’nde yapılan olağanüstü toplantılarda İsrail’e yönelik kınama kararları alınırken, ABD’nin veto yetkisi nedeniyle bağlayıcı kararlar çıkmadı. Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) yaptığı soykırım başvurusu kapsamında, mahkeme İsrail’e soykırımı önlemek için ihtiyati tedbirler alması yönünde karar vermişti. Ancak İsrail, bu kararlara rağmen saldırılarına ve sağlık sistemini tahrip etmeye devam ediyor. Avrupa Birliği, İsrail’in sağlık sistemine yönelik saldırılarını kınarken, bazı ülkeler silah satışını durdurma veya askıya alma kararı aldı. Örneğin, İspanya, Belçika ve İrlanda gibi ülkeler, İsrail’e yönelik diplomatik ve ekonomik yaptırımları artırma sinyali verdi.
Küresel anlamda, bu durum uluslararası hukukun ve insani değerlerin ne kadar bağlayıcı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıyor. Bir yandan ABD, Almanya ve İngiltere gibi ülkeler İsrail’e askeri ve siyasi destek vermeye devam ederken, diğer yandan gelişmekte olan ülkeler ve sivil toplum örgütleri “çifte standart” eleştirilerini yükseltiyor. Bu durum, küresel güç dengelerinin yeniden şekillenmesine ve Batı’nın insani değerler konusundaki samimiyetinin sorgulanmasına yol açıyor. Özellikle Müslüman ve Arap dünyasında, İsrail’in eylemlerine karşı halk ayaklanmaları ve diplomatik kopuşlar yaşanıyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkeler, İsrail’le ticari ilişkilerini kesme veya askıya alma noktasına geldi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye’nin Filistin meselesine verdiği tarihsel ve siyasi desteği bir kez daha ön plana çıkarıyor. Türkiye, İsrail’in eylemlerini soykırım olarak tanımlayan ilk ülkelerden biri oldu ve Uluslararası Adalet Divanı’ndaki davaya müdahil olma kararı aldı. Ancak Türkiye’nin bu tutumu, ekonomik ilişkiler ve enerji projeleri bağlamında İsrail’le olan bağlarını da etkiliyor. Türkiye, özellikle Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının paylaşımı ve bölgesel güvenlik meselelerinde İsrail’le iş birliği potansiyeline sahipken, insani krizin derinleşmesi bu iş birliğini zora sokuyor. Ayrıca, Türkiye’nin Yemen, Sudan ve Suriye gibi diğer kriz bölgelerindeki arabuluculuk rolü göz önüne alındığında, Gazze’deki durum, Türk dış politikasının insani ve ahlaki duruşunu pekiştiriyor. Bölgesel olarak, İsrail’in eylemlerine karşı oluşan uluslararası baskı, Türkiye’nin liderliğinde bir İslam dünyası koalisyonunun oluşmasını da gündeme getirebilir. Bu nedenle, sağlık krizinin boyutu ve uluslararası yansımaları, Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini artıracak bir fırsat olarak değerlendirilebilir.