Tahran ve Tel Aviv sokaklarında yankılanan sesler, ABD ile İran arasında imzalanan anlaşmanın Ortadoğu'da yarattığı derin bölünmeyi bir kez daha gözler önüne serdi. İran'ın başkentinde Pazar akşamı anlaşmayı kutlayan kalabalıklar, uzun yıllardır süren uluslararası izolasyonun sona ermesini umutla karşılarken, İsrail'in başkenti Tel Aviv'de halk savaş tehdidinin azalmasına seviniyor ancak anlaşmanın getireceği güvenlik risklerinden de endişe duyuyor.
Anlaşmanın Perde Arkası ve Temel Hedefleri
Viyana'da haftalar süren müzakerelerin ardından ABD ve İran yönetimleri, nükleer programın denetim altına alınması ve petrol yaptırımlarının hafifletilmesi konusunda bir mutabakata vardı. Anlaşmanın en kritik maddesi, İran'ın uranyum zenginleştirme oranını yüzde 3.67 ile sınırlarken, mevcut stokunun büyük bölümünü yurtdışına göndermesi veya oksit formuna dönüştürmesini öngörüyor. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada, anlaşmanın İran'ın nükleer silah üretmesini en az 15 yıl geciktireceği ve uluslararası denetçilere sürpriz denetim yetkisi vereceği belirtildi. Tahran ise anlaşmayı, ekonomik ambargoyu kırmak ve petrol ihracatını yeniden başlatmak için bir fırsat olarak görüyor.
Tahran'daki Devrim Meydanı'nda toplanan İranlılar, "Savaş değil barış istiyoruz" sloganlarıyla anlaşmayı desteklerken, yüzde 40'a varan enflasyon nedeniyle zor günler geçiren halk, yaptırımların kalkmasıyla hayatlarının düzeleceğini umuyor. "Çocuklarım artık açlık çekmeyecek" diyen 38 yaşındaki öğretmen Simin Derahşan, bu anlaşmanın bir piyango bileti olduğunu ve iyi değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Ancak herkes bu iyimserlikte değil. Ülkücü muhafazakarlar, anlaşmayı Batı'ya teslimiyet olarak nitelendirirken, rejimin “Büyük Şeytan” lafzından vazgeçmesinin İslam Devrimi'nin ruhuna ihanet olduğunu savunuyor.
Bölgesel Güç Dengeleri ve İsrail'in Tepkisi
Tel Aviv'deki sahil şeridinde ise hava farklı. İsrailliler, İran'ın nükleer programa devam etmesi halinde bir askeri müdahale ihtimalinin azalmasını memnuniyetle karşılıyor. "Savaş istemiyoruz, ama İran'ın bir bomba yapmasına da izin veremeyiz" diyen 52 yaşındaki emekli asker Yossi Cohen, anlaşmanın askeri seçenekleri masada tutarken diplomatik bir çözüm sağlamasının önemli olduğunu ifade ediyor. Bununla birlikte, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun anlaşmayı "tarihi bir hata" olarak nitelendirdiği ve İran'ın füze programı ile bölgesel milis güçlerine verdiği desteği kapsamadığı gerekçesiyle eleştirdiği biliniyor. İsrail Savunma Bakanlığı, anlaşmanın İran'a yılda 50 milyar dolarlık ek kaynak sağlayacağını ve bu paranın Hizbullah ve Hamas gibi örgütlere aktarılacağı uyarısında bulunuyor.
Analistler, anlaşmanın İran'ı uluslararası sisteme entegre ederken aynı zamanda bölgedeki Şii milis ağını güçlendireceğini öngörüyor. Yemen'deki Husiler ve Suriye'deki milis gruplar, İran'ın elini rahatlatacak anlaşmayla daha da cesur hareket edebilir. Bu durum, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin yanı sıra Türkiye'yi de doğrudan ilgilendiriyor. Öte yandan, ABD Dışişleri Bakanı'nın bölge turu kapsamında Ankara, Riyad ve Abu Dabi'ye ziyaretler planlaması, anlaşmanın bölgesel boyutunun derinliğini ortaya koyuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran anlaşması, Türkiye için hem ekonomik hem de jeopolitik fırsatlar sunuyor. Yaptırımların hafiflemesiyle İran'ın doğalgaz ve petrol ihracatını artırması, enerji arz güvenliği açısından Ankara için hayati önem taşıyor. Ayrıca, İran pazarının açılması Türk ihracatçıları için yeni bir soluk olabilir. Ancak İran'ın elde ettiği ekonomik rahatlama, bölgedeki vekil güçler eliyle Suriye ve Irak'ta Türkiye'nin çıkarlarına ters düşebilecek operasyonları finanse etmesine yol açabilir. Türk diplomasisi, bu dengeyi korumak için ABD ve İran arasında arabulucu bir rol üstlenebilir; ancak bu rol, özellikle İdlib ve Kerkük gibi sıcak noktalarda dikkatli bir yönetim gerektiriyor. Anlaşmanın başarısı, büyük ölçüde uluslararası denetim mekanizmasının etkinliğine ve tarafların taahhütlerine bağlı kalmasına bağlı.