İran, son yıllarda geliştirdiği insansız hava aracı (drone) teknolojisi sayesinde bölgesel müttefikleri olan Yemen'deki Husiler, Lübnan'daki Hizbullah, Suriye'deki rejim güçleri ve Irak'taki Şii milislerle ilişkilerini köklü bir şekilde dönüştürdü. Drone üretimi, teknoloji transferi ve kapsamlı eğitim programları, bu aktörlerin daha önce sahip olmadıkları bir operasyonel bağımsızlığa kavuşmalarını sağladı. Bu durum, İran'ın geleneksel vekalet savaşı stratejisini yeniden tanımlarken, bölgesel güvenlik dengelerini de derinden etkiliyor.
Gelişmenin arka planı: İran'ın drone devrimi
İran, 2010'lu yılların başında düşük maliyetli ve etkili silah sistemleri geliştirmeye odaklanmıştı. Bu kapsamda, Amerikan RQ-170 ve İsrail Hermes gibi düşürülen dronların tersine mühendislik yoluyla kopyalanması, Tahran'a önemli bir teknolojik sıçrama sağladı. Bugün İran'ın envanterinde Shahed-136 gibi kamikaze dronlar, Mohajer-6 gibi keşif ve vuruş platformları ve sayısız başka model bulunuyor. Bu araçlar, İran'ın kendi endüstrisi tarafından seri üretiliyor ve müttefiklere sağlanıyor.
Teknoloji transferi süreci sadece araçların teslimiyle sınırlı kalmadı. İran, Yemen'deki Husi güçlerine drone montaj hatları kurmaları için mühendisler gönderdi, Hizbullah'a Lübnan'da yerel üretim tesisleri kurmasında yardımcı oldu. Ayrıca, Suriye ve Irak'taki milisler için eğitim kampları açıldı. Bu sayede, bu gruplar artık İran'dan doğrudan talimat beklemeden, kendi istihbarat ve hedefleme kapasitelerini kullanarak operasyon düzenleyebiliyor.
Bölgesel boyut: Dayanıklı bir ağ mı?
İran'ın drone ağı, bölgedeki askeri müdahalelere karşı dikkate değer bir dayanıklılık sergiledi. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne yönelik Husilerin 2019'da düzenlediği Abqaiq ve Khurais saldırıları, küresel petrol arzının yüzde 5'ini geçici olarak durdurmuştu. Yine 2023'te Gazze savaşı sırasında Hizbullah'ın İsrail'e yönelik drone saldırıları, bu silahların caydırıcılık gücünü kanıtladı. İsrail'in 2024'te Tahran'daki İran diplomatik misyonuna yönelik saldırısına misilleme olarak İran'ın kendisi de yüzlerce drone fırlattı.
Bu ağın askeri yöntemlerle tamamen dağıtılması, uzmanlara göre neredeyse imkansız. Zira üretim tesisleri genellikle dağınık, yeraltına inşa edilmiş veya sivil altyapıyla iç içe geçmiş durumda. Ayrıca, yerel güçlerin sahip olduğu bilgi birikimi, merkezi bir vurmayla yok edilemeyecek kadar yaygın. Bu durum, İsrail ve ABD'nin hava operasyonlarının sınırlı etkisini ortaya koyuyor.
Ancak bu bağımsızlığın bir bedeli var: İran, müttefiklerinin eylemleri üzerindeki kontrolünü bir ölçüde kaybediyor. Husilerin Kızıldeniz'deki ticari gemilere saldırıları veya Hizbullah'ın İsrail'le savaşı tırmandırma riski, Tahran'ı istenmeyen bir çatışmaya sürükleyebilir. Dolayısıyla drone devrimi, İran'a hem stratejik kazanımlar hem de yönetim zorlukları getiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, kendi insansız hava aracı ekosistemini (Bayraktar TB2, Akıncı, Kızılelma) geliştirirken, İran'ın benzer bir teknolojiyi vekil güçler üzerinden yayması bölgesel rekabeti derinleştiriyor. Suriye ve Irak'ta Türk askeri varlığına yönelik potansiyel drone tehditleri, Ankara'nın hava savunma ve elektronik harp kapasitesini artırma ihtiyacını ortaya koyuyor. Ayrıca, İran destekli grupların Kızıldeniz'deki ticaret yollarını hedef alması, Türkiye'nin enerji ve ticaret bağlantılarını etkileyebilir. Öte yandan, Türkiye'nin Ukrayna'ya sağladığı dronların aksine, İran'ın Rusya'ya verdiği destek, Ankara ile Tahran arasında bir denge politikası izlenmesini gerektiriyor. Sonuçta, drone teknolojisinin yaygınlaşması, Türkiye'nin savunma sanayii ve diplomasisinde hem fırsatlar hem de riskler yaratıyor.