On dokuz hafta önce İran, dünyanın en güçlü ülkesi ile Orta Doğu'nun en gelişmiş ordusunun birleşik gücüyle karşı karşıyaydı. Bugün ise barışın koşullarını dikte ediyor. Geçtiğimiz ay imzalanan mutabakat zaptının ardından ABD Başkanı Donald Trump'ın “Anlaşma,” dediği ve devamının geleceğini ima ettiği süreç, İran'ın askeri olarak kuşatılmış görünmesine rağmen masada nasıl üstünlük sağladığını gözler önüne serdi.
Gelişmenin Arka Planı: Mutabakat Zaptı ve Masa Başarısı
Ocak ayının sonlarında yürürlüğe giren mutabakat zaptı, İran'ın nükleer programına ilişkin uluslararası toplumun en büyük endişelerini gidermeye yönelik bir çerçeve çiziyor. Anlaşma, Tahran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandırmasını, uluslararası denetçilere şeffaflık sağlamasını ve karşılığında ekonomik yaptırımların kademeli olarak kaldırılmasını öngörüyor. Ancak asıl dikkat çeken, İran'ın müzakere masasındaki stratejisi: ABD ve müttefiklerinin askeri üstünlüğüne rağmen, İran diplomasiyle kazanımlar elde etmeyi başardı.
Uzmanlara göre İran'ın “zafer teorisi”, doğrudan askeri çatışmadan kaçınarak, zaman kazanma ve bölgedeki vekil güçler aracılığıyla nüfuzunu artırma üzerine kurulu. Bu strateji, İran'ın Yemen'deki Husilere, Lübnan'daki Hizbullah'a ve Suriye'deki rejim yanlısı güçlere verdiği desteği içeriyor. Aynı zamanda İran, nükleer programını müzakere kozu olarak kullanarak, yaptırımların hafifletilmesini ve ekonomik kaynaklara erişimi güvence altına almayı hedefliyor.
Anlaşmanın imzalanmasının ardından Trump yönetimi, bunu “tarihi bir adım” olarak nitelendirdi. Ancak İran tarafı, mutabakatın yalnızca bir başlangıç olduğunu ve kalıcı bir anlaşma için daha fazla garantiler gerektiğini vurguladı. Bu durum, iki ülke arasındaki güven bunalımının sürdüğüne işaret ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Orta Doğu'nun Yeni Dengesi
İran'ın müzakere masasındaki başarısı, yalnızca nükleer dosyayla sınırlı değil. Bölgesel dinamiklerde İran, Suudi Arabistan ve İsrail ile rekabetini sürdürürken, ABD'nin askeri varlığını azalttığı Orta Doğu'da boşluğu doldurma potansiyeli taşıyor. Özellikle Basra Körfezi'ndeki gerginlikler ve İran'ın deniz ticareti üzerindeki etkisi, küresel enerji güvenliğini yakından ilgilendiriyor.
İran'ın yumuşama sinyalleri, uluslararası toplumdan karışık tepkiler alıyor. Avrupa Birliği, anlaşmayı önemli bir diplomasi adımı olarak görürken, bölgesel aktörler İsrail'in başını çektiği güvenlik kaygılarını dile getiriyor. İsrail, İran'ın nükleer kapasitesine yönelik tehdit algısını korurken, özellikle uzun menzilli füzeler ve hassas silahlar konusunda Tahran'a yönelik askeri seçeneklerin masada olduğunu belirtiyor.
Uzmanlara göre anlaşma, Orta Doğu'da yeni bir dönemin habercisi olabilir. Ancak asıl kırılma noktası, uygulamanın ne kadar şeffaf ve denetlenebilir olacağı. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (IAEA) raporları, İran'ın taahhütlerine uyumunu yakından izliyor. İran'ın nükleer tesislerinde yapılan denetimler, anlaşmanın sürdürülebilirliği açısından belirleyici olacak.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye için hem fırsat hem de risk barındırıyor. Türkiye, İran'la komşu olması nedeniyle bölgesel istikrarın artmasından olumlu etkilenir; ticaret ve enerji işbirliği alanlarında yeni fırsatlar doğabilir. Ancak İran'ın nükleer programı üzerindeki belirsizlikler ve yaptırım rejimlerinin kaldırılmasının zamanlaması, Türk şirketlerinin İran pazarındaki beklentilerini etkileyebilir. Ayrıca, İran'ın bölgesel nüfuzunun artması, Suriye ve Irak'taki dengeleri Türkiye'nin aleyhine değiştirebilir. Ankara'nın, İran'la işbirliğini sürdürürken ABD ile ilişkilerini dengelemesi kritik önem taşıyor.