İran İslam Cumhuriyeti'nin kurucu lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni'nin 1989'daki ölümünden bu yana ülkeyi yöneten dini lider Ali Hamaney'in cenazesi, İran'ın son iki yılda geçirdiği köklü dönüşümün bir başka göstergesi olarak tarihe geçti. Ancak asıl soru, Hamaney sonrası dönemde İran'ın yeni yönetim anlayışının ne olduğu ve bu anlayışın ülkenin iç ve dış politikasını nasıl şekillendireceği. Geçtiğimiz yıl İbrahim Reisi'nin helikopter kazasında ölümü ve ardından yapılan erken cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte İran'da siyasi dengeler değişirken, Devrim Muhafızları'nın artan nüfuzu ve genç neslin talepleri yeni rejimin karakterini belirliyor.
Eski Rejimden Yeni Rejime: Devrim Muhafızları'nın Yükselişi
Hamaney dönemi, İran siyasetinde Şii din adamlarının ağırlıklı olduğu bir konsensüsle yönetilmişti. Dini lider, anayasal olarak devletin en üst otoritesi olarak ordu, yargı ve medya üzerinde doğrudan denetime sahipti. Ancak 2022'deki Mahsa Amini protestoları ve ardından gelen baskı dalgası, rejimin kırılganlığını ortaya çıkardı. Reisi'nin ölümü, Devrim Muhafızları'na yakın isimlerin hükümet kademelerinde daha fazla yer almasının önünü açtı. Yeni cumhurbaşkanı Muhammed Muhbir, Devrim Muhafızları'nın eski komutanlarından biri olarak biliniyor ve kabinesinde çok sayıda asker kökenli isim yer alıyor. Bu değişim, İran'da sivil bürokrasinin askerileşmesi anlamına geliyor. Eski rejimde mollaların belirleyici olduğu karar alma süreçleri, artık daha çok güvenlik aygıtının kontrolünde. Ekonomik yaptırımlar ve iç huzursuzluk, din adamları sınıfının meşruiyetini zedelerken, Devrim Muhafızları kendini rejimin koruyucusu olarak konumlandırıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Nükleer Müzakereler ve Vekalet Savaşları
Yeni rejim, dış politikada da eskisinden farklı bir rota izliyor. Hamaney döneminde İran, nükleer programını müzakere masasında bir koz olarak kullanırken, Batı ile diplomatik temasları sürdürüyordu. Ancak son dönemde İran'ın nükleer faaliyetlerini hızlandırdığı ve uluslararası atom enerjisi kurumuyla iş birliğini azalttığı gözleniyor. Devrim Muhafızları'na yakın kaynaklar, Tahran'ın nükleer silah kapasitesine ulaşma ihtimalini daha yüksek sesle dile getiriyor. Aynı zamanda İran, Yemen'deki Husiler, Lübnan'daki Hizbullah ve Suriye'deki milis güçler üzerindeki kontrolünü artırarak bölgesel nüfuzunu pekiştiriyor. Suudi Arabistan'la normalleşme süreci ise rafa kalkmış durumda; yeni yönetim, komşularla diyalog yerine çatışmacı bir söylem benimsiyor. Küresel ölçekte ise Rusya ile askeri iş birliği derinleşiyor; İran yapımı insansız hava araçlarının Ukrayna savaşında kullanıldığı iddiaları, Batı ile ilişkileri daha da germiş durumda.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki bu dönüşüm, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Ekonomik olarak yaptırımlar altındaki İran, Türkiye için alternatif bir enerji tedarikçisi olsa da, yeni rejimin daha agresif dış politikası terör örgütleriyle mücadele ve sınır güvenliği açısından tehdit oluşturabilir. PKK'ya yakınlığıyla bilinen İran Devrim Muhafızları'nın Irak ve Suriye'deki faaliyetleri, Türkiye'nin sınır ötesi operasyonlarını zorlaştırabilir. Öte yandan, İran'ın Rusya ile yakınlaşması, Türkiye'nin NATO içindeki konumunu etkileyebilir. Ankara'nın, Tahran'la dengeli bir ilişki sürdürmek için diplomatik kanalları açık tutması, ancak kırmızı çizgilerini net bir şekilde belirlemesi gerekiyor. Özellikle Suriye'deki askeri varlık ve enerji koridorları konusunda İran'la rekabet, önümüzdeki dönemde Türk dış politikasının en önemli başlıklarından biri olacak.