DUBAİ - ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri ve siber saldırıları, İslam Cumhuriyeti’ni yıkmayı hedeflemiş olsa da, çatışmanın tarafları şu anda İran’ı tamamen çökertmek yerine ağır yaralı bir halde bırakan geçici bir anlaşmaya yöneliyor. Diplomatik kaynaklar, Tahran’ın nükleer programını sınırlandırmayı kabul ederken, Batılı güçlerin yaptırımları kademeli olarak hafifletmesi ve bölgesel gerginliği azaltması üzerinde anlaşma sağlandığını belirtiyor. Ancak bu anlaşma, İran devrim muhafızlarının askeri kapasitesini ve bölgesel nüfuzunu tamamen ortadan kaldırmaktan uzak. Savaşın başlangıcında Tel Aviv ve Washington, Tahran’daki rejimin kırılganlığını vurgulayarak hızlı bir zafer beklentisi yaratmıştı. Oysa sahadaki direniş, İran’ın lojistik zorluklarına ve yaptırımların boğucu etkisine rağmen ayakta kalmayı başardığını gösteriyor.
Anlaşmanın Arka Planı ve Tarafların Stratejileri
ABD ve İsrail, İran’ın nükleer tesislerine yönelik yoğun hava saldırıları ve siber sabotaj operasyonları düzenlemiş, ayrıca Yemen’deki Husiler ve Lübnan’daki Hizbullah gibi müttefiklerini hedef almıştı. Ancak İran, Irak ve Suriye’deki vekil güçleri aracılığıyla misilleme yaparak, Kızıldeniz’de ticari gemilere saldırmış ve İsrail’i füze yağmuruna tutmuştu. Savaşın ikinci yılına girerken, tarafların tükenme noktasına geldiği görülüyor. İran ekonomisi yüzde 40’a varan enflasyon ve petrol ihracatındaki düşüşle boğuşurken, ABD ve İsrail de askeri harcamaların artan maliyeti ve uluslararası kamuoyunda artan eleştirilerle karşı karşıya. Bu koşullar altında, geçici bir ateşkes ve müzakerelerin başlaması kaçınılmaz hale geldi.
Anlaşmanın çerçevesi, 2024 Nisan’ında Umman’da yapılan gizli görüşmelerde belirlendi. Buna göre İran, uranyum zenginleştirmeyi yüzde 20’nin altında tutmayı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetçilerini yeniden kabul etmeyi ve Husilere yönelik silah sevkiyatını durdurmayı taahhüt ediyor. Karşılığında ABD, petrol ambargosunu kısmen kaldıracak, dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakacak ve İsrail’in Gazze’deki saldırılarını sınırlayacak. İsrail ise, Suriye ve Lübnan sınırlarındaki gerilimi azaltma sözü veriyor. Ancak anlaşmanın uygulanması konusunda güven bunalımı sürüyor; İran, yaptırımların tamamen kaldırılmaması halinde taahhütlerden çekilebileceğini ima ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Denge Arayışları
Geçici anlaşma, Orta Doğu’daki güç dengelerini derinden sarsacak nitelikte. Bir yandan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez monarşileri, İran’ın nükleer programına yönelik endişelerinin giderilmesini memnuniyetle karşılarken, diğer yandan Yemen ve Suriye’deki vekil savaşlarının yeniden alevlenmesinden çekiniyor. Rusya ve Çin, anlaşmayı diplomatik başarı olarak nitelendirirken, İran’a yönelik yaptırımların hafiflemesinin küresel enerji piyasalarını rahatlatması bekleniyor. Avrupa Birliği, anlaşmayı desteklemekle birlikte, insan hakları ihlalleri ve İran’ın füze programına yönelik kalıcı bir çözüm bulunmasını talep ediyor. Öte yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, anlaşmayı “tarihi bir hata” olarak nitelendirip, İran’ın tamamen silahsızlandırılmasını isteyen aşırı sağcı koalisyon ortaklarının baskısı altında. Bu durum, anlaşmanın yürürlüğe girmesi halinde İsrail hükümetinde derin bir krize yol açabilir.
Bölgesel düzeyde, anlaşma Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ilişkilere de yansıyacak. İran’ın Doğu Anadolu ve Kafkasya’daki nüfuz mücadelesinde bir geri adım atması, Ankara’nın enerji koridorları üzerindeki manevra alanını genişletebilir. Ayrıca, İran’ın PKK ve diğer Kürt gruplara yönelik desteğinin azalması, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarını kolaylaştırabilir. Ancak İran’ın yaralanmış ama yıkılmamış olması, uzun vadede Tahran’ın revanşist bir politika izleme ihtimalini de beraberinde getiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye’nin dış politikası açısından iki yönlü bir etki yaratıyor. Birincisi, İran’a yönelik yaptırımların hafiflemesi, Türkiye-İran ticaretini canlandırabilir; özellikle doğalgaz ve petrol ithalatında maliyet avantajı sağlayabilir. İkincisi, İran’ın bölgesel güç olarak zayıflaması, Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin nüfuz alanını genişletebilir. Ancak ABD-İsrail hattının İran konusunda tam bir mutabakata varamaması, bölgede kalıcı istikrarı geciktirebilir. Türkiye’nin, İran’ın rejim değişikliği hedefi gütmeden, ekonomik ve siyasi angajmanı sürdürmesi, Ankara’nın kısa vadeli çıkarlarına daha uygun görünüyor. Aksi halde, tamamen çöken bir İran’ın yaratacağı güç boşluğu ve mülteci akını, Türkiye’nin güney sınırlarında yeni krizlere yol açabilir.