Dünya, bugün sanki iki usta masalcı tarafından yönetiliyor: Tahran ve Donald Trump. Her ikisi de gerçekliği kendine göre büküyor, jeopolitik arenayı yalanı gerçek, inkârı devlet sanatı olarak kabul etmeye zorluyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi'nin "nükleer silah arayışında olmadıklarına" dair açıklamaları, Batılı istihbarat raporlarıyla çelişiyor. Trump'ın ise İran anlaşmasından çekilmesi ve ardından gelen azami baskı kampanyası, müttefikleri bile şaşkına çevirdi. Bu iki başkentin söylemleri ile eylemleri arasındaki uçurum, Ortadoğu'da istikrarı tehdit eden yeni bir denklem oluşturuyor. Peki, bu yalanlar siyasi gerçeğe dönüştüğünde, bölge ülkeleri ve Türkiye için ne anlama geliyor?
Tahran'ın Nükleer Belirsizliği
İran, uzun süredir nükleer programının barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporları, uranyum zenginleştirme kapasitesinin artırıldığını ve bazı tesislerde denetimlerin engellendiğini gösteriyor. 2023 sonrası dönemde İran, %60 saflıkta uranyum ürettiğini kabul etti; bu, silah yapımına yakın bir oran. Tahran yönetimi bunun "barışçıl amaçlar" için olduğunu iddia ederken, Batılı diplomatlar bu açıklamaları şüpheyle karşılıyor. Bekayi'nin son beyanı, İran'ın uluslararası toplumdan gelen baskıya rağmen geri adım atmayacağının sinyali olarak okunuyor. Bu durum, bölgede atom silahlanması yarışını tetikleyebilir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, İran'ın olası nükleer silah kapasitesine karşı kendi programlarını gözden geçiriyor.
Trump Yönetiminin Değişkenliği
Diğer tarafta, Donald Trump'ın politikaları da öngörülemezlik üzerine inşa edildi. Görevden ayrıldıktan sonra bile, Cumhuriyetçi aday olarak yeniden başkanlığa aday olan Trump, İran'a yönelik sert açıklamalarını sürdürüyor. Seçim kampanyasında "İran'ın nükleer tesislerini vurma" tehditleri yankı buluyor. Trump'ın bu söylemleri, Tahran'ın müzakere masasından uzaklaşmasına neden oluyor. Öte yandan, Washington ile Tahran arasındaki gerilim, bölgedeki ABD askeri varlığını artırırken, İran da Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidini yineliyor. Bu belirsizlik, küresel petrol fiyatlarını dalgalandırıyor ve dünya ekonomisinde risk algısını yükseltiyor.
Bölgesel Denge ve Yalanın Meşrulaşması
Her iki tarafın da gerçeği bükme çabası, bölgesel dengeleri derinden etkiliyor. İsrail, İran'ın nükleer tehdidine karşı askeri seçenekleri masada tutuyor. Filistin meselesinde yaşananlar, bu gerilimi daha da artırıyor. Arap ülkeleri ise İran'ın bölgesel yayılmacılığına karşı İsrail ile normalleşme sürecini hızlandırıyor. Bu kutuplaşma ortamında, yalanların siyasi gerçeğe dönüşmesi, diplomasi dilini zayıflatıyor. Müzakere çağrıları, tarafların birbirine güvenmemesi nedeniyle sonuçsuz kalıyor. Tahran'ın STK'lara ve muhaliflere yönelik baskıları, Batılı hükümetlerin insan hakları vurgularının önüne geçiyor. Öte yandan, Trump'ın dost-düşman ayrımı yapmayan ticari yaptırımları, müttefikleri de etkiliyor; Avrupa ülkeleri, İran'la ticaretlerini sürdürebilmek için ABD ile karşı karşıya gelme pahasına özel ödeme mekanizmaları kurdu.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, bu dengeler ortamında iki tarafla da diyalog kurabilen nadir ülkelerden. İran'la enerji bağımlılığı ve sınır güvenliği konularından dolayı Tahran'la çalışmak zorunda; ancak nükleer programın olası bir bölgesel silahlanmayı tetiklemesi, Ankara için güvenlik tehdidi oluşturabilir. ABD ile ilişkilerde ise S-400 krizi ve F-35 gerilimi, ortaklığı derinden sarsmış durumda. Trump'ın değişken politikaları, Türkiye'yi stratejik belirsizliğe iterken, Ankara'nın da kendi savunma kapasitesini güçlendirme arayışını hızlandırıyor. Bu tablo, Türkiye'nin hem doğu hem batı ile arasına mesafe koyarak bağımsız bir dış politika izlemesine yol açıyor. Bölgesel istikrarsızlık, Türkiye'nin güney sınırındaki sığınmacı akınını ve terör tehdidini artırma potansiyeli taşıyor. Dolayısıyla Ankara, taraflar arasında denge gözetici bir rol üstlenmeye ancak ulusal çıkarlarını ön planda tutarak devam etmeye çalışıyor.