ABD-İsrail'in İran'a yönelik askeri operasyonu altıncı ayına girerken, Körfez ülkeleri bölgesel güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren stratejik bir dönüşüm yaşıyor. Uzmanlar, bu dönüşümün Çin'in bölgedeki "angajman yüklenmeden" (involvement without commitment) stratejisini ciddi şekilde test edebileceği uyarısında bulunuyor. Basra Körfezi'ndeki Arap monarşileri, savaşın uzamasıyla birlikte kendi savunma kapasitelerini güçlendirme ve dış güvenlik bağımlılıklarını çeşitlendirme yoluna giderken, Pekin yönetimi bölgedeki ekonomik çıkarlarını korumak ile jeopolitik risklerden uzak durmak arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor.
Körfez Ülkelerinin Stratejik Dönüşümü
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri harekatı, altı aydır bölgenin en kritik güvenlik meselesi olmaya devam ediyor. Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar gibi Körfez ülkeleri, İran'ın olası misillemelerine karşı kendi topraklarını korumak amacıyla savunma harcamalarını artırdı. Bu ülkeler, özellikle hava savunma sistemleri ve istihbarat kapasitelerini güçlendirmek için büyük bütçeler ayırıyor.
Gözlemcilere göre, savaşın uzaması Körfez liderlerini Washington'un bölgeye olan ilgisinin azaldığı gerçeğiyle yüzleştirdi. ABD'nin Hint-Pasifik'e odaklanması ve Ukrayna'daki savaş nedeniyle dikkatinin dağılması, Körfez ülkelerini güvenliklerinin sorumluluğunu üstlenmeye itti. Bu bağlamda, Savunma Bakanlığı bütçeleri ciddi oranda artırılırken, yerli savunma sanayileri geliştirilme yoluna gidildi.
Çin'in Hassas Dengesi
Çin, enerji ihtiyacının önemli bir kısmını karşıladığı Körfez bölgesinde ekonomik çıkarlarını korumak isterken, ABD-İran çatışmasının içine çekilmekten de kaçınıyor. Pekin yönetimi, hem Tahran ile hem de Körfez Arap ülkeleriyle iyi ilişkilerini sürdürmeye çalışıyor. Bu durum, Çin'in bölgede "angajman yüklenmeden" stratejisinin ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusunu gündeme getiriyor.
Uzmanlar, Körfez ülkelerinin savunma alanında kendi kendine yeterlilik arayışlarının Çin için iki yönlü bir zorluk oluşturduğunu belirtiyor. Bir yandan, bu ülkelerin Çin silahlarına olan talebi artabilir ve Pekin'e ekonomik fırsatlar sunabilir. Öte yandan, Körfez ülkelerinin bağımsız savunma politikaları izlemeye başlaması, Çin'in bölgedeki geleneksel arabuluculuk rolünü zayıflatabilir. Çin, 2023'te Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik yakınlaşmayı sağlayarak bölgesel bir barış inşa edici olarak öne çıkmıştı; ancak mevcut savaş ortamı bu kazanımı gölgeliyor.
Bölgesel Güç Dengeleri ve Uluslararası Yansımalar
İran savaşı, sadece Körfez ülkelerini değil, tüm Orta Doğu'yu etkisi altına almış durumda. İran'ın nükleer tesislerine yönelik saldırılar, bölgede bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebileceği endişelerini de beraberinde getiriyor. Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin, sivil nükleer programlarını askeri boyuta taşıyabileceği ihtimali uluslararası toplumda tartışılıyor.
Öte yandan, savaşın uzaması küresel enerji fiyatlarını da etkilemeye devam ediyor. Hürmüz Boğazı'nın güvenliği, dünya petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği bu kritik geçiş noktası, tansiyonun yüksek olduğu alanlardan biri. Çin ve diğer büyük enerji tüketicileri, arz kesintilerine karşı önlemler alırken, bu durum Pekin'in bölgedeki diplomatik manevralarını daha da karmaşık hale getiriyor.
Uzmanlar, Çin'in bölgesel istikrarı sağlamak için ABD ile koordinasyon kurması ya da en azından çatışmanın tırmanmasını önlemek için arabuluculuk çabalarını artırması gerektiğini savunuyor. Ancak Pekin'in şu ana kadar izlediği düşük profilli politika, Körfez ülkelerinin gözünde Çin'in güvenilir bir güvenlik ortağı olup olmadığı konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki savaşın uzaması ve Körfez'deki stratejik değişim, Türkiye'nin bölgesel politikalarını yakından ilgilendiren gelişmelerdir. Türkiye, enerji arz güvenliği açısından Körfez ülkeleriyle ve İran'la ilişkilerini dengede tutmak zorundadır. Savaşın yarattığı belirsizlik, Türkiye'nin enerji ithalatında maliyet artışlarına yol açabilir. Ayrıca, Körfez ülkelerinin savunma harcamalarındaki artış ve yeni savunma ortaklıkları, Türk savunma sanayii için hem fırsatlar hem de rekabet riskleri barındırmaktadır. Türkiye, Katar ile olan askeri iş birliğini geliştirirken, Suudi Arabistan ve BAE ile son dönemde başlayan normalleşme sürecini savaşın etkisinde güçlendirme arayışında. Bu bağlamda Ankara, bölgesel istikrarın sağlanması için diplomatik girişimlerde bulunabilir; ancak çatışmanın derinleşmesi Türkiye'nin güney sınırındaki güvenlik parametrelerini de doğrudan etkileyecektir.