İran rejimi ve ABD arasındaki çatışma, son dönemde yatay bir seyir izleyerek taraflar arasında doğrudan bir savaşa dönüşmeden süregelen bir gerilim hattı oluşturuyor. İran uzmanı Afshon Ostovar, War on the Rocks podcast yayınında Kerry Anderson ile gerçekleştirdiği söyleşide, çatışmanın neden topyekûn bir savaşa evrilmediğini ve İran'ın "savaş rejimi" olarak tanımlanabilecek yapısını masaya yatırdı. Ostovar, İran'ın bölgesel milis güçleri üzerinden yürüttüğü vekâlet savaşları ve doğrudan çatışmadan kaçınma stratejisinin, rejimin bekasını koruma önceliğinden kaynaklandığını vurguladı.
Çatışmanın Arka Planı ve İran'ın Stratejik Tercihleri
Afshon Ostovar, İran'ın devrim sonrası kurulan güvenlik mimarisinin, rejimin hayatta kalmasını her şeyin üstünde tutan bir doktrin üzerine inşa edildiğini belirtiyor. Bu doktrin, İran'ın doğrudan bir savaşa girmekten kaçınarak, Lübnan Hizbullahı, Irak'taki Şii milisler, Yemen'deki Husiler ve Suriye'deki rejim yanlısı güçler gibi vekiller aracılığıyla düşmanlarına maliyet yüklemeyi amaçlıyor. Ostovar'a göre bu strateji, İran'ın konvansiyonel askeri gücünün ABD veya İsrail karşısında yetersiz kalacağı gerçeğinden kaynaklanıyor. Bu nedenle Tahran, çatışmayı kendi topraklarından uzakta, düşük yoğunluklu ama sürekli bir baskı unsuru olarak tutmayı tercih ediyor.
Podcast söyleşisinde Ostovar, İran'ın nükleer programını da bu çerçevede değerlendiriyor. Nükleer eşiğe yaklaşmanın, İran'a karşı askeri bir müdahaleyi caydırıcı bir unsur olarak kullanıldığını ancak bunun aynı zamanda İsrail ve ABD'nin kırmızı çizgilerini de harekete geçirdiğini ifade ediyor. İran'ın son yıllarda nükleer programında attığı adımlar, uranyum zenginleştirme seviyesini %60'a çıkarması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile işbirliğini kısıtlaması, Batı başkentlerinde alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Ancak Ostovar, İran'ın henüz silaha giden eşiği aşmadığını ve bunun da bir müzakere kozu olarak elinde tuttuğunu savunuyor.
Ostovar, İran'ın "savaş rejimi" kavramını açıklarken, rejimin ekonomik ve siyasi yapısının adeta bir kuşatma altında yaşamaya alıştığını belirtiyor. Devrim Muhafızları Ordusu (Pasdaran) sadece askeri bir güç değil, aynı zamanda ekonominin önemli bir aktörü haline gelmiş durumda. Yaptırımlar altında şekillenen bu ekonomik model, rejimin kendini finanse etmesini ve halk üzerindeki kontrolünü sürdürmesini sağlıyor. Ancak bu durum, İran halkı üzerinde ciddi bir ekonomik baskı yaratıyor ve zaman zaman protestolara yol açıyor. Ostovar, 2019 ve 2022'deki protestoların rejim için ne denli ciddi bir tehdit oluşturduğunu ancak güvenlik güçlerinin acımasız bastırmasıyla kontrol altına alındığını hatırlatıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD-İran çatışması, sadece iki ülke arasında bir mesele olmanın ötesinde, tüm Orta Doğu'nun güvenlik mimarisini etkiliyor. İran'ın vekâlet ağı, Irak'tan Yemen'e, Lübnan'dan Suriye'ye kadar geniş bir coğrafyada istikrarsızlık unsuru olarak görülüyor. ABD'nin İran'a yönelik "azami baskı" politikası, yaptırımlar yoluyla İran ekonomisini köşeye sıkıştırmayı hedeflerken, İran da nükleer programını ve bölgesel milislerini bu baskıya karşı kalkan olarak kullanıyor. Ostovar, bu denklemin bir "güvenlik ikilemi" yarattığını, taraflardan birinin savunma amaçlı attığı her adımın diğer tarafından saldırganlık olarak algılandığını belirtiyor.
Son yıllarda İsrail ile İran arasındaki doğrudan çatışma riski de arttı. İsrail'in Suriye'deki İran hedeflerine yönelik hava saldırıları ve İran'ın İsrail'e karşı vekilleri üzerinden yürüttüğü operasyonlar, bölgesel bir savaşın fitilini ateşleyebilecek potansiyele sahip. Ostovar, özellikle 2024'te İsrail ve İran arasında yaşanan doğrudan füze ve insansız hava aracı saldırılarının, tarafların ne kadar ileri gidebileceğini gösterdiğini ancak her iki tarafın da topyekûn savaştan kaçındığını vurguluyor. Bu durum, çatışmanın "ne savaş ne barış" olarak tanımlanabilecek gri bir bölgede sürmesine neden oluyor.
Küresel boyutta ise, İran'ın Rusya ve Çin ile geliştirdiği ilişkiler dikkat çekiyor. Batı yaptırımları altında sıkışan İran, doğuya yönelerek ekonomik ve askeri işbirliğini derinleştirme arayışında. Çin ile imzalanan 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşması ve Rusya ile savunma alanındaki yakınlaşma, İran'ın yeni bir denge arayışının göstergesi. Ancak Ostovar, bu ilişkilerin İran'ın Batı ile olan çıkmazını tamamen çözmediğini, zira Çin ve Rusya'nın da İran'a sınırsız destek vermekten kaçındığını ifade ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran ile 560 kilometrelik sınırı olan ve bölgesel gelişmelerden doğrudan etkilenen bir ülke olarak, ABD-İran çatışmasının olası sonuçlarını yakından izlemek durumunda. İran'ın istikrarsızlaşması veya topyekûn bir savaş, Türkiye'nin sınır güvenliği, enerji arzı ve ticaret yolları üzerinde ciddi riskler oluşturur. Türkiye, bir yandan İran ile ekonomik ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan ABD'nin yaptırımlarına karşı denge politikası izliyor. İran'ın nükleer programındaki ilerleme, Türkiye'nin bölgede bir nükleer silahlanma yarışının başlamasından endişe duymasına neden oluyor. Ayrıca, İran'ın vekâlet güçleri üzerinden Suriye ve Irak'ta yarattığı etki, Türkiye'nin güvenlik çıkarlarını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle Türkiye, diplomatik kanalları açık tutarak hem İran hem de ABD ile diyalogu sürdürmeye çalışıyor. Olası bir çatışma durumunda Türkiye'nin enerji ithalatı ve transit geçiş yolları kesintiye uğrayabilir, bu da ekonomik istikrarı tehdit eder. Bölgesel istikrarın korunması, Türkiye için hayati önem taşıyor.