İran, Lübnan’daki etkisini ABD ile yürütülen barış görüşmelerinde bir koz olarak kullanıyor ve bu süreçte ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti arasındaki gerilimi derinleştiriyor. Trump, bu hafta başında Netanyahu ile yaptığı iki telefon görüşmesinde, İsrail’in Lübnan sınırındaki askeri operasyonları geri çekmesini talep ederken, İran’ın bölgedeki vekil güçleri aracılığıyla oynadığı oyunu da masaya yatırdı. Görüşmelerin, Netanyahu’nun 2015 yılında İran nükleer anlaşmasına karşı ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmanın yarattığı güvensizlik ortamında gerçekleşmesi dikkat çekiyor. İran’ın Lübnan Hizbullah’ı üzerindeki kontrolü, Tahran’a bölgesel bir baskı aracı sağlarken, ABD-İran müzakerelerinin seyrini de etkiliyor.
Gelişmenin arka planı
Trump’ın Netanyahu ile yaptığı görüşmelerde kullandığı sert ve küfürlü dil, iki lider arasındaki ilişkinin ne kadar gergin olduğunu gösteriyor. ABD Başkanı, İsrail’in Lübnan sınırındaki askeri harekâtını durdurmasını ve uluslararası denetimler altında bir ateşkes anlaşmasını kabul etmesini istedi. Netanyahu ise İsrail’in kuzey sınırında güvenlik endişeleri olduğunu ve Hizbullah’ın saldırılarına karşı hazırlıklı olması gerektiğini savundu. İran, bu çatlağı fırsata çeviriyor ve kendi denetimindeki Lübnan’daki siyasi partiler ve silahlı gruplar aracılığıyla ABD’ye pazarlık gücünü hissettiriyor.
Tahran, nükleer programına ilişkin müzakerelerde elini güçlendirmek için Lübnan’daki istikrarsızlığı kullanıyor. ABD’nin, İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarını sınırlama çabası, İran’ın bölgedeki varlığını meşrulaştırma arayışına denk geliyor. İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, yaptığı açıklamada, “Lübnan’daki durum, İran’ın bölgesel bir güç olarak kabul edilmesi gerektiğini gösteriyor” ifadelerini kullandı. Bu söylem, Tahran’ın görüşmelerdeki pozisyonunu netleştirirken, Trump yönetimini de zor durumda bırakıyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Lübnan’daki gelişmeler, sadece ABD-İsrail ilişkilerini değil, aynı zamanda bölgesel dengeleri de etkiliyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, İran’ın Lübnan’daki nüfuzundan rahatsızlık duyuyor. ABD’nin İsrail’e yönelik baskıları, Arap dünyasında İsrail’le normalleşme sürecini de sekteye uğratabilir. Öte yandan, Rusya’nın Suriye’deki varlığı ve Çin’in bölgede artan ekonomik etkisi, İran’a manevra alanı yaratıyor. ABD, İran’ı çevreleme stratejisinde zorluk yaşarken, Lübnan’daki kriz bu mücadelede kilit bir rol oynuyor.
Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler, taraflar arasında arabuluculuk çabalarını sürdürüyor. BM Lübnan Özel Temsilcisi Jan Kubis, ateşkes çağrısında bulunarak, “Bölgede barış istiyorsak, Lübnan’da tüm tarafları dinlemek zorundayız” dedi. Ancak İran’ın doğrudan müzakere masasına oturmayı reddetmesi ve vekil güçler üzerinden baskı kurması, diplomatik çözümü zorlaştırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Lübnan’daki istikrarsızlıktan doğrudan etkilenme potansiyeline sahip. İran’ın bölgede güç kazanması, Türkiye’nin Suriye’deki varlığı ve Doğu Akdeniz’deki enerji politikaları açısından yeni riskler yaratabilir. Ayrıca, ABD-İsrail arasındaki gerilimin artması, Türkiye’nin İsrail’le son dönemde iyileşmeye başlayan ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Ankara, İran’ın nükleer müzakerelerde Lübnan kozunu kullanmasına karşı temkinli bir duruş sergilerken, bölgesel dengeleri korumak için ABD ve AB ile temaslarını sürdürmesi gerekecek. Kısacası, bu gelişme Türk dış politikasında Lübnan ve Doğu Akdeniz ekseninde yeni değerlendirmeler yapılmasını zorunlu kılıyor.