İran'da Ayetullah Ali Hamaney ve Ali Laricani'nin ölümlerinin üzerinden altı ay geçti. Ülke, artık merkezi kişisel liderlik yerine kurumsal kararnamelerle yönetilen, güvenlik odaklı ve dışarıdan okunması zor bir yönetim modeline geçmiş durumda. Bu dönüşüm, Tahran'ın iç ve dış politikasında belirsizliği artırırken, bölgesel dengeler açısından da yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
Gelişmenin arka planı
Ayetullah Ali Hamaney, 1989'dan bu yana İran İslam Cumhuriyeti'nin en üst siyasi ve dini otoritesi olarak görev yapıyordu. Onun ölümü, İran siyasetinde büyük bir boşluk yarattı. Hamaney'in ardından, Dini Liderlik makamının nasıl şekilleneceği belirsizliğini koruyor. Uzmanlar Konseyi'nin yeni bir dini lider seçmesi bekleniyor ancak bu sürecin ne kadar süreceği ve nasıl sonuçlanacağı bilinmiyor.
Ali Laricani ise İran'ın önde gelen muhafazakar siyasetçilerinden biriydi. Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliği ve Meclis Başkanlığı gibi kritik görevlerde bulunmuş, 2021 ve 2024 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmuş ancak Anayasa Koruma Konseyi tarafından vetolanmıştı. Laricani'nin ölümü, muhafazakar kanat içindeki dengeyi de etkiledi.
İki ismin de ölümünün ardından İran, geçiş dönemini yönetmek için geçici bir konsey oluşturdu. Ancak bu konseyin etkinliği ve karar alma süreçlerindeki ağırlığı tartışma konusu. Ülke, şu anda Devrim Muhafızları, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi ve dini kurumlar arasında paylaşılan bir iktidar yapısına sahip. Bu yapı, kararların tek bir merkezden alınmasını zorlaştırıyor ve yönetimi daha opak hale getiriyor.
İran'ın yeni yönetim modeli, "kurumsal kararnameler" olarak adlandırılabilecek bir mekanizma üzerinden işliyor. Yani, kararlar artık dini liderin kişisel fetvalarından ziyade, çeşitli kurumların yayınladığı genelgeler ve yönergelerle alınıyor. Bu durum, karar alma sürecini yavaşlatırken, aynı zamanda hangi kurumun ne kadar yetkili olduğunu belirsizleştiriyor. Örneğin, ekonomik politikalar konusunda Merkez Bankası, Hükümet ve Devrim Muhafızları arasında zaman zaman çelişkili açıklamalar gelebiliyor.
Bölgesel veya küresel boyut
İran'ın bu yeni yönetim yapısı, ülkenin dış politikasını da doğrudan etkiliyor. Nükleer müzakereler, bölgesel milislerle ilişkiler ve ABD yaptırımlarına karşı tutum gibi konularda Tahran'ın pozisyonu belirsizleşmiş durumda. Batılı diplomatik kaynaklar, İran'la müzakere ederken muhatap alınacak tek bir otorite bulmakta zorlandıklarını belirtiyor. Bu durum, müzakerelerin ilerlemesini engelleyebilir.
Öte yandan, İran'ın bölgesel müttefikleri olan Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen'deki gruplar da bu belirsizlikten etkileniyor. Bu gruplar genellikle İran'dan gelen talimatlarla hareket ediyordu; ancak şimdi talimatların kimden geldiği konusunda karmaşa yaşanıyor. Bu da sahadaki güç dengelerini etkileyebilir.
Küresel petrol piyasaları açısından ise İran'ın istikrarsızlığı, arz güvenliği endişelerini artırıyor. İran, OPEC içinde önemli bir üretici ve yaptırımlara rağmen petrol ihracatını sürdürüyor. Yönetimdeki belirsizlik, yatırım kararlarını olumsuz etkileyebilir ve enerji fiyatlarında dalgalanmalara yol açabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki bu dönüşüm, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Türkiye, İran ile uzun bir sınırı paylaşan ve bölgesel konularda sıkça iş birliği yapan bir ülke. İran'da istikrarsızlık, sınır güvenliği, mülteci akını ve ticaret yolları üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Öte yandan, İran'ın zayıflaması, Türkiye'nin bölgesel nüfuzunu artırmasına olanak tanıyabilir. Ancak, İran'ın nükleer programı ve bölgesel milisler üzerindeki kontrolünün azalması, Türkiye'nin güvenlik hesaplamalarını karmaşıklaştırabilir. Türkiye, İran'daki gelişmeleri yakından takip ederek, hem diplomatik hem de ekonomik ilişkilerini yeni gerçeklere göre ayarlamak durumunda.