Orta Doğu'da son haftalarda yaşanan gerilim, İran ile Batı arasındaki ateşkes umutlarını yeniden gündeme getirmişti. Ancak taraflar arasındaki derin güvensizlik, ön koşullar ve müzakerelerin içi boşaltılmış yapısı, bu girişimin daha en baştan başarısızlığa mahkum olduğunu gösteriyor. Uzmanlar, tarafların sadece kısa vadeli çıkarlara dayanan "al-ver" (transactional) bir yaklaşımla masaya oturduğunu, bunun ise kalıcı bir barış için yeterli olmadığını vurguluyor. Peki, bu süreç neden çöktü ve Orta Doğu'da kalıcı güvenlik nasıl sağlanabilir?
Müzakerelerin Çöküşü: Güvensizlik ve Ön Koşullar
İran ile ABD arasındaki dolaylı müzakereler, tarafların birbirine duyduğu derin güvensizlik nedeniyle daha baştan tıkanmıştı. İran tarafı, Batı'nın nükleer anlaşmayı (JCPOA) uygulamadığını ve ekonomik yaptırımların sürdüğünü savunurken; ABD ise İran'ın bölgesel milis güçlerini desteklemesi ve balistik füze programını durdurmaya yanaşmamasını temel engel olarak görüyordu. Bu karşılıklı suçlamalar, müzakerelerin hiçbir zaman gerçek bir diyalog zeminine oturmasına izin vermedi.
Özellikle ateşkesin sağlanması için öne sürülen ön koşullar, her iki taraf için de kabul edilemezdi. İran, yaptırımların tamamen kaldırılmasını ve nükleer anlaşmanın yeniden tam olarak uygulanmasını şart koşarken; ABD, İran'ın bölgedeki vekil güçlerinin ateşkes ilan etmesini ve balistik füze testlerini sonlandırmasını talep ediyordu. Bu kısır döngü, tarafların birbirine güvenini daha da zedeledi ve müzakere masasını her an çökme riskiyle karşı karşıya bıraktı.
Ayrıca, uluslararası toplumun arabuluculuk çabaları da sonuç vermedi. Birleşmiş Milletler, Katar ve Umman gibi ülkelerin girişimleri, taraflar arasındaki derin uçurumu kapatmaya yetmedi. Diplomatik kaynaklar, özellikle İran'ın müzakere sürecini zaman kazanmak için kullandığı, bu süreçte nükleer programını ilerlettiği ve bölgedeki askeri varlığını artırdığı yönünde bilgiler paylaşıyor. Bu durum, ateşkesin samimi bir barış çabasından çok bir oyalama taktiği olarak algılanmasına neden oldu.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar: Orta Doğu'da Güvenlik Denklemi
İran ve ABD arasındaki gerilimin tırmanması, kaçınılmaz olarak bölgesel aktörleri de etkiliyor. İsrail, İran'ın nükleer programından duyduğu endişeyi her fırsatta dile getirirken; Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, İran'ın bölgesel yayılmacılığına karşı kendilerini güvence altına almak için yeni ittifak arayışlarına girdi. Bu durum, Orta Doğu'da yeni bir kutuplaşmayı beraberinde getiriyor ve "ya İran'la ya da Batı'yla" ekseninde bir dış politika tercihine zorluyor.
Ayrıca, bu belirsizlik ortamı enerji piyasalarını da doğrudan etkiliyor. Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, küresel ekonomide tedirginlik yaratırken; Hürmüz Boğazı'nın güvenliği, dünya enerji arzının %20'sinin geçtiği bu stratejik nokta, herhangi bir askeri çatışmanın küresel etkilerini katlayabilir. Uzmanlar, tansiyonun düşürülmesi için yalnızca İran ve ABD'nin değil, bölgesel ve küresel tüm aktörlerin ortak bir güvenlik mimarisi üzerinde çalışması gerektiğini belirtiyor. Aksi takdirde, kalıcı barışın sağlanması her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran ile Batı arasındaki ateşkesin başarısız olması, Türkiye'yi doğrudan etkileyen bölgesel bir istikrarsızlık unsurudur. Türkiye, enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü İran'dan karşılamakta ve iki ülke arasındaki ticari ilişkiler kritik öneme sahiptir. Olası bir askeri çatışma, bu ekonomik bağları koparabilir ve Türkiye'yi enerji krizine sürükleyebilir. Ayrıca, Suriye ve Irak'ta iş birliği yapılan İran'la yaşanacak bir gerilim, bu bölgelerdeki dengeleri de alt üst edebilir. Bu nedenle Türkiye, bölgesel diyaloğun canlı tutulması ve tansiyonun düşürülmesi için arabuluculuk rollerine soyunmalı; hem İran'la hem de Batı'yla iletişim kanallarını açık tutarak olası bir krizden en az zararla çıkmanın yollarını aramalıdır.