Kızıldeniz'deki Husi saldırıları, küresel deniz ticaretinin güvenliğini ciddi biçimde tehdit etmeye devam ediyor. 2024 yılında Allison Minor, "Husi Tehdidinin Çözümü ve Seyir Özgürlüğü" başlıklı analizinde, uluslararası toplumun Husilere yönelik tepkisinin yetersiz kaldığını savunmuş ve Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde kapsamlı bir çözüm önermişti. İki yıl sonra, küresel dikkat yeniden bu bölgeye çevrilmiş durumda ve önerilerin ne kadar uygulanabilir olduğu tartışılıyor. Bu makale, Husi tehdidinin arka planını, uluslararası tepkilerin yetersizliğini ve Türkiye'nin bu krizden nasıl etkilenebileceğini ele alıyor.
Kızıldeniz'de Artan Tehdit ve Uluslararası Tepkiler
Kızıldeniz, dünya ticaretinin yaklaşık %12'sinin geçtiği stratejik bir su yolu olarak öne çıkıyor. Ancak son yıllarda Yemen'deki Husi hareketinin, İsrail-Filistin çatışmasına tepki olarak başlattığı saldırılar, bu güzergâhı tehlikeli hale getirdi. Husiler, özellikle İsrail bağlantılı gemilere yönelik füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları gerçekleştiriyor. 2023 sonlarından itibaren onlarca ticari gemi hedef alındı; bazıları ağır hasar gördü, mürettebat üyeleri yaralandı veya kaçırıldı. Bu saldırılar, deniz sigortası primlerini fırlattı ve birçok nakliye şirketi rotalarını Ümit Burnu'na çevirerek sefer sürelerini ve maliyetlerini artırdı.
Uluslararası toplum, bu tehdide karşı başlangıçta askeri bir operasyonla karşılık verdi. ABD öncülüğünde oluşturulan "Refah Muhafızı" operasyonu, Husi saldırılarını engellemeyi hedefledi. Ancak askeri müdahale, Husilerin füze kapasitesini tam anlamıyla etkisiz kılamadı; saldırılar aralıklı da olsa devam etti. ABD ve Birleşik Krallık, Yemen topraklarındaki Husi mevzilerine hava saldırıları düzenledi ancak bu da kalıcı bir çözüm sağlamadı. Allison Minor'un 2024'teki analizinde vurguladığı gibi, mevcut uluslararası çerçeve, Husilerin denizdeki yeteneklerini caydırmakta yetersiz kalıyor. Minor, askeri önlemlerin yanı sıra siyasi ve diplomatik araçların da devreye sokulmasını, BM Güvenlik Konseyi kararlarının etkin biçimde uygulanmasını ve Yemen'de kapsamlı bir barış sürecinin desteklenmesini önerdi.
Bölgesel ve Küresel Boyutta Krizin Derinleşmesi
Husi tehdidi yalnızca deniz ticaretini değil, bölgesel istikrarı da tehdit ediyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, Yemen'deki iç savaşa doğrudan müdahil olmuş durumda. Husiler, bu ülkelerin topraklarına da füze fırlatma kapasitesine sahip. Ayrıca, İran'ın Husilere verdiği askeri ve lojistik destek, bu krizi daha da karmaşık hale getiriyor. İran, Husileri vekil güç olarak kullanarak, bölgedeki nüfuzunu artırmaya çalışıyor. Bu durum, Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerginliği yeniden alevlendirebilir.
Küresel ekonomik açıdan bakıldığında, Kızıldeniz'deki tıkanıklığın küresel tedarik zincirlerine etkisi büyük. Süveyş Kanalı'ndan geçen yük hacmi azaldı, bu da Avrupa ve Asya arasındaki ticarette gecikmelere yol açtı. Enerji fiyatları, özellikle petrol ve doğalgaz, bu krizden doğrudan etkileniyor. Avrupa ülkeleri, Rusya'ya bağımlılığı azaltma çabaları içinde yeni enerji kaynakları ararken, bu güzergâhın istikrarsızlığı enerji güvenliğini tehdit ediyor. Ayrıca, Mısır ekonomisi, Süveyş Kanalı'ndan elde ettiği gelirlerin azalmasıyla zor durumda.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, Türkiye'yi hem ekonomik hem de güvenlik açısından yakından ilgilendiriyor. Türkiye, Doğu Akdeniz ve Karadeniz'in ardından Kızıldeniz'e açılan ticaret yollarını kullanan önemli bir ülke. Türk limanlarından çıkan yükler, bu güzergâh üzerinden Asya ve Avrupa pazarlarına ulaşıyor. Saldırılar nedeniyle Türk nakliye şirketleri ek maliyetler ve sigorta primleriyle karşı karşıya. Ayrıca, Türkiye'nin Yemen'deki iç savaşa doğrudan müdahil olmamakla birlikte, bölgedeki nüfuz mücadelesinde aktif bir oyuncu olması, bu krizin Ankara'yı diplomatik olarak da sınadığı anlamına geliyor. Türkiye, BM çerçevesinde kalıcı bir barışın sağlanması ve deniz ticaretinin güvenliğinin uluslararası iş birliğiyle temin edilmesi yönünde adımlar atabilir.