Haziran 2025'te Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran'a yönelik eşgüdümlü saldırıları, dünya stratejik analistlerini bir kez daha uluslararası ilişkilerin iki temel kavramına yöneltti: Amerikan pragmatizmi ve Avrupa merkezli realpolitik. Bu iki doktrin, çatışmayı anlamlandırmak için farklı çerçeveler sunarken, aslında aynı jeopolitik gerçekliğin iki yüzünü temsil ediyor.
Gelişmenin Arka Planı
ABD ve İsrail'in ortak operasyonu, İran'ın nükleer programına ve bölgesel milis güçlerine yönelik artan endişelerin bir sonucu olarak gerçekleşti. Saldırı öncesinde İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini %90 seviyesine çıkardığı ve İsrail'e yönelik siber saldırıları yoğunlaştırdığı bildiriliyordu. Washington ve Tel Aviv, diplomatik çabaların tıkandığı gerekçesiyle askeri seçeneği devreye soktu. Operasyonda, İran'ın nükleer tesislerine, balistik füze üslerine ve Devrim Muhafızları'na ait komuta merkezlerine hassas saldırılar düzenlendi.
ABD yönetimi, bu hamleyi "sınırlı ve orantılı" bir caydırıcılık eylemi olarak tanımlarken, İsrail Başbakanlık Ofisi "varoluşsal tehdidin bertaraf edilmesi" vurgusu yaptı. Ancak pragmatist bir perspektiften bakıldığında, Washington'un asıl amacının İran'ı müzakere masasına dönmeye zorlamak olduğu anlaşılıyor. Zira ABD, kapsamlı bir işgal yerine hedefli saldırıları tercih ederek maliyet-fayda analizini gözetti. Realpolitik açısından ise İsrail, kendi güvenlik çıkarlarını önceleyerek ve uluslararası hukuku ikinci plana atarak hareket etti.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Saldırıların ardından İran, misilleme olarak Basra Körfezi'ndeki ABD donanma gemilerine karşı insansız hava araçları fırlatırken, Hizbullah da İsrail'in kuzeyine roket saldırıları başlattı. Bölge genelinde tansiyon yükseldi; Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafsızlık çağrısı yaparken, Rusya ve Çin BM Güvenlik Konseyi'nde ABD'yi kınadı. Avrupa Birliği ise krizi yatıştırmak için diplomatik girişimler başlattı. Enerji piyasalarında ham petrol fiyatları varil başına 120 doların üzerine çıkarak küresel ekonomiyi tehdit etti.
Analistler, bu çatışmanın Ortadoğu'da yeni bir güç dengesi yaratacağını öngörüyor. ABD'nin bölgeden çekilme sinyalleri verdiği bir dönemde bu saldırı, Washington'un hala belirleyici bir aktör olduğunu gösterse de, uzun vadede ABD'nin askeri angajmanının maliyeti sorgulanacak. İran'ın nükleer kapasitesinin tamamen yok edilememesi, Tahran'ın direncini ve asimetrik savaş yeteneklerini artırabilir. Ayrıca, bu operasyon İsrail-Suudi normalleşme sürecini geçici olarak durdurdu ve İran'a yakın milis grupların Yemen ve Suriye'deki faaliyetlerini yoğunlaştırmasına neden oldu.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, bu krizde hem ekonomik hem de güvenlik açısından hassas bir konumda. İran'la 150 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefi ve doğal gaz ihtiyacının %10'unu İran'dan karşılaması, Türkiye'yi doğrudan etkiliyor. Saldırı sonrası enerji fiyatlarındaki artış, cari açığı büyütebilir. Güvenlik boyutunda ise İran sınırında PKK ve İran yanlısı gruplar arasında çatışma riski arttı. Ankara, hem NATO müttefiki ABD ile ilişkilerini hem de İran'la komşuluk bağlarını dengelemek zorunda. Bu nedenle Türkiye, diplomatik çözüm çağrıları yaparken İncirlik Üssü'nün kullanımına sınırlama getirerek itidal mesajı verdi. Ancak uzun vadede, bölgesel istikrarsızlık Türkiye'nin Suriye ve Irak politikalarını da olumsuz etkileyebilir.