İngiltere'de yapılan yeni bir araştırma, ülkede yükselen Hristiyan milliyetçiliğinin büyük ölçüde kiliseye nadiren giden ve ülkenin Hristiyan kimliğini savunmaya odaklanan kişiler tarafından yönlendirildiğini ortaya koydu. Rapor, sokaklarda ve kamusal alanlarda artan haç ve diğer dini sembollerin Hristiyanlığın yeniden canlanışını değil, daha çok kültürel ve siyasi bir kimlik arayışını yansıttığını belirtiyor. Çalışma, dini pratikler ile siyasi tutumlar arasındaki ilişkiyi sorgulayarak, Hristiyan milliyetçiliğinin sandığınızdan farklı bir tabana dayandığını gözler önüne seriyor.
Araştırmanın arka planı ve temel bulgular
Araştırma, İngiltere'de Hristiyan milliyetçiliğinin yükselişte olduğuna dair işaretlerin arttığı bir dönemde gerçekleştirildi. Son yıllarda özellikle sosyal medyada ve bazı siyasi çevrelerde haç, bayrak ve dini referansların daha görünür hale gelmesi, ülkede dindarlığın arttığı yönünde yorumlanıyordu. Ancak rapor, bu görünürlüğün arkasında düzenli kilise katılımı olan bireylerin değil, daha çok seküler yaşam süren ancak Hristiyan kimliğini bir aidiyet unsuru olarak gören kişilerin bulunduğunu gösteriyor.
Çalışmaya göre, kendisini Hristiyan olarak tanımlayan ancak pratikte dini vecibeleri yerine getirmeyen geniş bir kesim, ülkenin "Hristiyan bir ülke" olduğu söylemini savunuyor. Bu kesim için Hristiyanlık, daha çok göç, çokkültürlülük ve sekülerleşme gibi olgulara karşı bir kültürel sınır çizme aracı işlevi görüyor. Araştırmacılar, bu durumun Hristiyan milliyetçiliğini geleneksel dindarlıktan farklı bir olgu haline getirdiğini vurguluyor.
Raporun dikkat çektiği bir diğer nokta da, Hristiyan milliyetçiliğinin siyasi söylemde artan kullanımı. Özellikle sağ popülist partilerin ve bazı muhafazakâr grupların, dini sembolleri siyasi mobilizasyon aracı olarak kullandığı belirtiliyor. Ancak bu grupların tabanında düzenli kiliseye gidenlerden çok, dini kimliği kültürel bir bayrak olarak görenlerin yer aldığı ifade ediliyor. Bu durum, dinin siyasallaşmasının yeni bir boyutunu gözler önüne seriyor: İnanç pratiğinden çok kimlik siyaseti.
Küresel ve bölgesel bağlam
İngiltere'deki bu eğilim, aslında Batı dünyasında daha geniş bir olguya işaret ediyor. ABD'de Hristiyan milliyetçiliği uzun süredir siyasi hayatın önemli bir parçası. Avrupa'da ise özellikle göçmen karşıtı söylemlerin yükseldiği ülkelerde, Hristiyan kimliği bir tür "kale" olarak yeniden inşa ediliyor. Fransa'da laiklik tartışmaları, Almanya'da kilise vergisi ve dini cemaatlerin rolü, İtalya'da Vatikan'la ilişkiler derken, kıta genelinde din-siyaset ilişkisi yeniden şekilleniyor.
İngiltere özelinde ise, Brexit sonrası kimlik arayışı ve İskoç bağımsızlık tartışmaları gibi faktörler, Hristiyan kimliğinin siyasi söylemde daha fazla öne çıkmasına zemin hazırlamış olabilir. Ayrıca, Anglikan Kilisesi'nin içindeki bölünmeler ve azalan cemaat sayıları, dini kurumların toplumsal etkisini yitirmesiyle birlikte, dini kimliğin kilise dışı yollarla ifade edilmesine yol açıyor. Bu durum, Hristiyanlığın bir "kültürel miras" olarak yeniden tanımlanmasını beraberinde getiriyor.
Uzmanlar, bu tür bir milliyetçiliğin, dini inançlardan çok kültürel kaygılarla beslendiğini belirtiyor. Ekonomik belirsizlik, hızlı toplumsal değişim ve göç gibi faktörler, insanları tanıdık kimliklere sarılmaya itiyor. Hristiyanlık da bu noktada bir tür "kültürel sigorta" işlevi görüyor. Ancak bu durum, gerçek dindarlıkla karıştırılmamalı; zira araştırma, bu kişilerin dini pratiklere değil, sembollere ve kimlik beyanlarına ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İngiltere'de Hristiyan milliyetçiliğinin kiliseye gitmeyenlerce yönlendirilmesi, Avrupa'da din-siyaset ilişkisinin dönüşümünü gösteriyor. Türkiye açısından bu gelişme, Batı'da yükselen kimlik siyasetinin İslamofobi ve göçmen karşıtlığıyla nasıl iç içe geçtiğini anlamak bakımından önemli. Avrupa'da Hristiyan kimliğinin siyasi bir üstünlük söylemine dönüşmesi, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde ve Avrupa'daki Türk toplumu açısından dikkatle izlenmesi gereken bir eğilim. Ayrıca, dinin siyasal araçsallaştırılması, laiklik ve çoğulculuk tartışmalarını yeniden alevlendirebilir. Türkiye, bu tür eğilimlerin ayrımcılığa yol açmaması için Avrupa kurumlarıyla diyalogda bu konuyu gündeme getirebilir.