İngiltere, enerji sektöründe kamu mülkiyetine karşı geleneksel bir mesafeli duruş sergilerken, aynı sektörde yabancı devletlerin sahip olduğu şirketlere neden göz yumuyor? Bu soru, ülkenin karbonsuzlaşma hedeflerine ulaşmak için kritik bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Enerji tarihçisi Arthur Downing, kaleme aldığı 'Güç ve Halk: İngiliz Enerjisinin Tarihi' adlı kitabında, bu paradoksun ülkenin enerji dönüşümündeki en büyük engellerden biri olduğunu ortaya koyuyor. İngiltere'deki hanelerin büyük bölümünün hâlâ doğalgaz kazanlarına bağımlı olması, bu durumun en somut örneği; düşük karbonlu ısınmaya geçişin önündeki finansal ve yapısal engeller, hükümetin bu alandaki politikalarının yetersizliğini gösteriyor.
Paradoks: Yabancı sahiplik sorun değil, ama yerli kamu sahipliği tabu
Downing, kitabında İngiltere'nin enerji altyapısının büyük bir kısmının artık yabancı devletlerin kontrolündeki şirketlere ait olduğuna dikkat çekiyor. Örneğin, Fransa'nın devlet enerji şirketi EDF, İngiltere'nin nükleer santrallerinin önemli bir bölümünü işletiyor; elektrik dağıtım ağlarının büyük kısmı ise Çin, ABD ve Körfez ülkelerinin devlet fonlarına bağlı kuruluşların elinde. Buna karşın, İngiltere'deki siyasi söylemde 'devlet mülkiyeti' adeta bir tabu olarak kabul ediliyor. Bu çelişki, kamuoyunun karbonsuzlaşma hedeflerine yönelik desteğini de olumsuz etkiliyor.
Yazar, İngiltere'nin sera gazı emisyonlarını 2035'e kadar sıfırlamayı hedeflediğini hatırlatarak, bu dönüşümün hızlandırılması için mevcut enerji sisteminin köklü bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunuyor. Bu yeniden düzenlemenin merkezinde ise 'müşterekleştirilmiş' (mutualised) bir yapının yer alması gerektiğini öne sürüyor. Downing'e göre, enerji üretim ve dağıtım tesislerinin yerel topluluklar, kooperatifler ve belediyeler tarafından ortaklaşa yönetildiği bir sistem, hem halkın desteğini artıracak hem de karar alma süreçlerini hızlandıracaktır.
Britanya'nın enerji geçmişine ışık tutan yazar, 1940'lardaki millileştirme dalgasından 1980'lerdeki özelleştirmelere kadar uzanan süreçte, enerji politikalarının ideolojik çekişmelerin gölgesinde şekillendiğini hatırlatıyor. Ancak günümüzde iklim değişikliği ile mücadele, bu ideolojik tartışmaları bir kenara bırakarak pratik çözümler bulmayı zorunlu kılıyor. İngiltere hükümetinin 2020'de başlattığı 'Yeşil Sanayi Devrimi' planı, offshore rüzgar enerjisini dört katına çıkarma ve yeni nükleer santraller inşa etme hedeflerini içeriyor; ancak bu projelerin finansmanı ve hızı, mevcut kamuoyu baskısı karşısında yetersiz kalıyor.
Küresel bağlam: Enerji bağımsızlığı mı, yabancı sermayeye bağımlılık mı?
İngiltere'nin bu ikilemi, aslında küresel enerji dönüşümünün yaşandığı birçok ülkede benzer şekilde gözlemleniyor. Avrupa Birliği ülkeleri, enerji arz güvenliğini sağlamak için yenilenebilir enerji projelerine devlet desteğini artırırken, özelleştirme dalgasının etkisiyle devlet şirketlerinin rolü sınırlı kalıyor. Örneğin Almanya, yenilenebilir enerji yatırımlarının büyük bölümünü vatandaş kooperatifleri ve yerel şirketler üzerinden finanse ederek 'Energiewende' olarak bilinen enerji dönüşümünü hayata geçiriyor. İngiltere'nin bu konuda Almanya'dan geride kalması, ülkenin enerji politikalarındaki merkeziyetçi ve piyasacı yaklaşımın bir sonucu olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlar, fosil yakıt fiyatlarındaki dalgalanmalar ve jeopolitik gerilimler göz önüne alındığında, enerji bağımsızlığının stratejik bir önem kazandığını vurguluyor. Rusya'nın Ukrayna'ya karşı başlattığı savaş, Avrupa'nın enerji ithalatındaki kırılganlığı gözler önüne serdi. İngiltere'nin Brexit sonrası ticaret anlaşmaları kapsamında enerji ortaklıklarını çeşitlendirmesi beklenirken, ulusal enerji altyapısının kontrolü konusundaki tartışmalar da bu süreçte alevlendi. Enerji ağlarının ve tedarik zincirlerinin stratejik sektörler olarak kabul edilmesi, hükümetlerin bu alanlara daha fazla müdahale etme ihtiyacını doğuruyor.
Downing, kitabında İngiltere'nin enerji tarihindeki derslerin bugün için yol gösterici olduğunu ifade ediyor: Kamu mülkiyeti, hızlı ve koordineli bir dönüşüm için etkili bir araç olabilir; ancak bu, geçmişteki millileştirmelerin aksine, tabandan gelen destek ve yerel demokrasi mekanizmalarıyla birleştirilmelidir. Aksi takdirde, mevcut sistemdeki kazanç hırsı, dönüşümün hızını kesmeye devam edecek.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İngiltere'deki bu tartışma, Türkiye'nin enerji dönüşümü politikaları açısından da önemli çıkarımlar içeriyor. Türkiye, Rusya'dan doğalgaz ithalatına olan bağımlılığını azaltmak amacıyla yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapıyor. Enerji altyapısının yabancı sermayeye açılması ile milli enerji politikaları arasında denge kurmaya çalışan Türkiye, İngiltere'nin karşılaştığı ikilemi yakından izlemeli. Özellikle kamu-özel ortaklıkları ve yerel kooperatif modelleri, Türkiye'nin enerji arz güvenliğini artırırken toplumsal katılımı da sağlayabilir. Bu deneyimler, Türkiye'nin enerji dönüşümünde devletin rolü konusundaki tartışmalara ışık tutabilir.