Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından yayımlanan ve türünün ilk örneği olan raporda, dünyanın 2015 Paris İklim Anlaşması'nda belirlenen 1,5 santigrat derece güvenli sıcaklık eşiğini yakında aşacağı belirtildi. Rapor, mevcut politikaların devam etmesi halinde küresel sıcaklıkların bu yüzyılın sonuna kadar 2,6-3,1 santigrat derece artacağını öngörüyor. Bu durum, iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini beraberinde getirecek. Ancak rapor, ülkelerin iddialı politikalarla bu gidişatı tersine çevirebileceğini ve sıcaklık artışını 2 santigrat derecenin altında tutabileceğini vurguluyor. UNEP İcra Direktörü Inger Andersen, raporu "karamsar ama umut dolu" olarak nitelendirdi ve "Kapı hâlâ açık, ancak onu kilitlememek için hızla harekete geçmeliyiz" dedi.
Gelişmenin Arka Planı: Paris Anlaşması ve Artan Emisyonlar
2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması, küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelere göre 1,5 santigrat derece ile sınırlamayı hedefliyordu. Bu hedef, iklim değişikliğinin en tehlikeli etkilerini önlemek için kritik bir eşik olarak kabul ediliyor. Ancak BM raporu, mevcut ulusal katkı beyanlarının (NDC) yetersiz olduğunu ortaya koyuyor. Rapor, ülkelerin mevcut taahhütlerinin, 2030 yılına kadar emisyonların 2019 seviyelerine kıyasla yalnızca %2,6 oranında azalmasını sağlayacağını, oysa bu on yılda %43'lük bir azalma gerektiğini belirtiyor.
Raporda, en büyük emisyon kaynakları olan G20 ülkelerinin küresel emisyonların %77'sinden sorumlu olduğuna dikkat çekiliyor. Bu ülkelerin, 2030 hedeflerini güçlendirmeleri ve net sıfır emisyon hedeflerine ulaşmak için somut adımlar atmaları gerekiyor. Ayrıca, fosil yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması ve ormansızlaşmanın durdurulması gibi önlemler öne çıkıyor. UNEP raporu, teknolojik ilerlemelerin ve maliyet düşüşlerinin bu dönüşümü mümkün kıldığını, ancak siyasi iradenin eksik olduğunu vurguluyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: İklim Adaleti ve Acil Eylem Çağrısı
İklim değişikliğinin etkileri tüm dünyada hissedilirken, gelişmekte olan ülkeler bu etkilere karşı en savunmasız konumda. Raporda, iklim değişikliğinin yol açtığı aşırı hava olayları, deniz seviyesinin yükselmesi ve kuraklık gibi felaketlerin özellikle Asya ve Afrika'daki yoksul toplulukları vurduğu belirtiliyor. Bu durum, iklim adaleti kavramını öne çıkarıyor: Tarihsel olarak en az emisyon salan ülkeler, iklim krizinin en ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyor.
Rapor, aynı zamanda yeşil dönüşümün ekonomik fırsatlarını da vurguluyor. Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve sürdürülebilir tarım gibi alanlara yapılacak yatırımların milyonlarca iş yaratabileceği ve küresel ekonomiyi canlandırabileceği ifade ediliyor. Ancak bu dönüşümün adil olması, yani işçilerin ve toplulukların mağdur edilmemesi gerektiği kaydediliyor. BM, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı sağlama sözünü de hatırlatıyor; 2009'da verilen yıllık 100 milyar dolarlık söz, hâlâ tam olarak yerine getirilmiş değil.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, iklim değişikliğinden doğrudan etkilenen Akdeniz havzasında yer alıyor. Rapor, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bölgede sıcaklık artışları, kuraklık ve orman yangınları riskinin artacağını öngörüyor. Türkiye'nin Paris Anlaşması'nı 2021'de onaylaması ve 2053 net sıfır emisyon hedefini açıklaması önemli adımlar, ancak rapor, mevcut politikaların bu hedefe ulaşmak için yetersiz kaldığını ima ediyor. Enerji bağımlılığı yüksek olan Türkiye için yenilenebilir enerjiye geçiş, hem iklim hedefleri hem de enerji güvenliği açısından kritik. Ayrıca, AB'nin karbon sınır uygulaması (SKDM) Türk ihracatını etkileyebilir; bu nedenle Türkiye'nin yeşil dönüşümü hızlandırması rekabet gücü için hayati önem taşıyor.