İngiltere hükümetinin 2030 yılına kadar doğayı koruma ve restore etme planı, çevre örgütleri tarafından 'acınası' ve 'tamamen yetersiz' olarak nitelendirildi. Eleştirmenler, bakanların doğa krizinin kontrolünü ele almak yerine bunu özel arazi sahiplerinin gönüllü inisiyatifine bıraktığını belirtti. Plan, 2030 yılına kadar doğal yaşam alanlarının durdurulması ve biyolojik çeşitliliği artırma taahhütlerini içeriyor ancak çevrecilere göre bu hedefler 1992 Rio Zirvesi'nden bu yana çeşitli stratejilerde yer alan vaatlerin tekrarından ibaret. Wildlife and Countryside Link adlı 80'den fazla kuruluşun oluşturduğu koalisyon, İngiltere'deki türlerin yüzde 16'sının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve doğal yaşam alanlarının sadece yüzde 2'sinin sağlıklı durumda olduğunu vurguluyor.
Gelişmenin arka planı: gönüllü eylemler yetersiz kalıyor
Hükümetin yayımladığı 'Doğa için Eylem Planı', 2030 yılına kadar en az 100.000 hektarlık vahşi yaşam alanı oluşturmayı ve 131 tür için eylem planı hazırlamayı hedefliyor. Ancak çevre grupları, bu planın Paris İklim Anlaşması'nın biyolojik çeşitlilik versiyonu olan Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi'nde belirtilen hedeflerle uyumlu olmadığını savunuyor. Planın büyük ölçüde, doğal kaynak yönetimi için devletten yardım alan çiftçilere ve arazi sahiplerine dayandığı, ancak bu sistemin doğayı korumada başarısız olduğu ifade ediliyor. Çevre, Gıda ve Köyişleri Bakanlığı (Defra) yetkilileri ise planın 'dönüştürücü' olduğunu savunuyor; örneğin 10 yılda yeni milli parklar oluşturulması ve kıyı şeritlerinde yeni deniz koruma alanları belirlenmesi gibi somut adımlar içerdiğini belirtiyorlar. Ancak Greenpeace, RSPB ve The Wildlife Trusts gibi büyük çevre kuruluşları, bu girişimlerin mevcut ekolojik krizi durdurmak için 'çok az ve çok geç' olduğunu söylüyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Birleşik Krallık'ın çevresel taahhütleri sorgulanıyor
İngiltere, dünyanın doğal yaşam alanlarını en fazla tüketen ülkelerden biri olarak bilinirken, bu plan uluslararası toplumda ülkenin biyolojik çeşitlilik krizine yanıt olarak ne kadar ciddi olduğu sorusunu yeniden gündeme getirdi. Birleşmiş Milletler'in 2020 yılında yayımladığı bir rapora göre, dünya önümüzdeki 10 yıl içinde doğal alanlarını korumak için acil eylem çağrısı yaparken, gelişmiş ülkelerin bu hedeflere yönelik samimiyeti sorgulanıyor. İngiltere'nin 2021'de ev sahipliği yaptığı COP26 İklim Konferansı'nda 'Doğa Temelli Çözümler' gündemi öne çıktı ancak bu yeni plan, sivil toplum tarafından vaatlerin uygulamaya dökülmediği yönündeki eleştirileri doğruluyor. Çevre aktivistleri, Birleşik Krallık'ın küresel doğa koruma hedeflerini belirleme konumunda olmasına rağmen, kendi iç politikasında yetersiz kaldığına dikkat çekiyor. İngiltere Merkez Bankası'nın 2023'te yayımladığı bir rapor, biyolojik çeşitlilik kaybının ekonomik istikrar için de bir tehdit oluşturduğunu belirtmişti. Plan, muhalefet ve kamuoyu tarafından da eleştirilirken, hükümetin 2030 hedeflerine ulaşmak için daha bağlayıcı yasal düzenlemeler yapması gerektiği ifade ediliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin yakın gelecekte Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi platformlarda benzer doğa koruma hedefleriyle karşılaşabileceğini gösteriyor. Türkiye, biyolojik çeşitlilik açısından zengin bir ülke olmasına rağmen, doğa koruma politikalarının uygulanmasında benzer sorunlar yaşıyor. İngiltere'deki tartışma, bağlayıcı olmayan hedeflerin ve gönüllü önlemlerin yetersiz kaldığını ortaya koyarken, Türkiye'nin de doğa tahribatını önlemek için yasal yaptırım gücü yüksek mekanizmalar geliştirmesi gerektiğine işaret ediyor. Özellikle iklim değişikliği ve kuraklıkla mücadele kapsamında, Türkiye'nin doğayı koruma çabaları uluslararası fonlara ve teknik desteğe bağlı; bu nedenle gelişmiş ülkelerin kendi vaatlerini yerine getirmemesi, küresel işbirliğini zayıflatma riski taşıyor.