Yeni bir araştırma, insanların iklim değişikliği konusundaki yanlış algılarını düzeltmenin, iklim eylemine yönelik desteği artırmadığını ortaya koydu. Araştırmaya göre, toplum genellikle iklim eylemine desteği olduğundan az tahmin ederken, diğer insanların iklim değişikliğiyle mücadele için attığı gerçek adımları olduğundan fazla tahmin ediyor. Ancak bu yanlış algıların düzeltilmesi, bireylerin iklim dostu davranışları benimseme veya iklim politikalarını destekleme olasılığını anlamlı şekilde artırmıyor. Bulgular, iklim iletişim stratejilerinin yalnızca bilgi eksikliğini gidermeye odaklanmasının yetersiz kalabileceğini, daha derin psikolojik ve sosyal faktörlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini gösteriyor.
Yanlış algıların düzeltilmesi neden yeterli değil?
Londra merkezli iklim haber sitesi Carbon Brief'te yayımlanan analize göre, araştırmacılar iklim değişikliği hakkındaki yanlış algıları düzeltmenin etkisini test etmek için kapsamlı bir çalışma yürüttü. Çalışmada, katılımcılara iklim eylemine destek verenlerin gerçek oranları ve iklim dostu davranışlarda bulunan insanların gerçek yüzdeleri hakkında doğru bilgiler verildi. Ancak bu bilgilendirme sonrasında katılımcıların iklim politikalarına desteklerinde ya da kendi davranışlarını değiştirme niyetlerinde kayda değer bir artış gözlenmedi. Uzmanlar, bu durumun iklim değişikliği konusundaki tutumların yalnızca bilgi eksikliğinden değil, aynı zamanda değerler, kimlik algısı, sosyal normlar ve ekonomik kaygılar gibi faktörlerden de etkilendiğini gösterdiğini belirtiyor.
Çalışmanın başyazarı Dr. Emily Shuckburgh, Cambridge Üniversitesi'nde iklim bilimci olarak görev yapıyor ve araştırmanın sonuçlarını şöyle yorumluyor: 'İnsanların iklim değişikliği hakkında ne düşündüğünü değiştirmek için yalnızca bilgi vermek yeterli değil. Toplumsal normları, bireysel değerleri ve duygusal bağları harekete geçiren daha bütüncül bir yaklaşım gerekiyor.' Dr. Shuckburgh, ayrıca, iklim değişikliğini bir 'mesafe sorunu' olarak gören insanların, konuyu kendilerine yakın hissetmemeleri nedeniyle harekete geçmekte isteksiz olabileceğine dikkat çekiyor.
Araştırma, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Çin dahil olmak üzere farklı ülkelerde yapılan anketlere dayanıyor. Örneğin, ABD'de halkın %80'inden fazlasının iklim değişikliğini ciddi bir tehdit olarak gördüğü biliniyor. Ancak bu oranın aksine, bireyler toplumun yalnızca %54'ünün bu görüşte olduğunu düşünüyor. Benzer şekilde, insanların gerçekte %50'sinin enerji tasarrufu için adımlar attığını gösteren verilere rağmen, katılımcılar bu oranın çok daha düşük olduğunu tahmin ediyor. Bu yanlış algıların düzeltilmesi, toplumsal baskı yaratma yoluyla davranış değişikliğini teşvik edebileceği umudunu doğurmuştu; ancak araştırma bu beklentiyi karşılamıyor.
İklim iletişiminde yeni yaklaşımlar
Söz konusu bulgular, hükümetlerin ve sivil toplum kuruluşlarının iklim değişikliğiyle mücadele kampanyalarını nasıl şekillendirdiği konusunda önemli soruları gündeme getiriyor. Geleneksel yöntemler, bilgi eksikliğini gidererek ve yanlış algıları düzelterek insanların tutumlarını değiştirmeyi hedefliyor. Ancak yeni bilimsel araştırmalar, bu stratejinin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Uzmanlar, iklim iletişimi stratejilerinin, bireylerin kendilerini iklim değişikliğinin etkilerine karşı savunmasız hissetmelerini sağlayacak şekilde tasarlanması gerektiğini savunuyor. Bu, konuyu günlük yaşamla ilişkilendiren, yerel hava olaylarına referans veren veya topluluk temelli projeleri ön plana çıkaran yaklaşımları içerebilir.
Araştırmacılar, iklim değişikliği konusunda toplumsal mutabakatın oldukça yüksek olduğunu, ancak bu mutabakatın davranışlara yeterince yansımadığını belirtiyor. Örneğin, ABD'de yapılan anketler, insanların %72'sinin iklim değişikliğinin insan faaliyetlerden kaynaklandığına inandığını ortaya koyuyor. Ancak bu inanç, bireylerin enerji tasarrufu yapma veya toplu taşıma kullanma gibi davranışlara dönüşmüyor. Aynı durum, İngiltere'de de geçerli; toplumun %68'i hükümetin daha fazla iklim politikası uygulamasını istiyor, ancak bu destek, bireysel yaşam tarzı değişikliklerine pek yansımıyor.
Uzmanlar, iklim değişikliğiyle mücadelede bireysel sorumlulukların yanı sıra yapısal değişikliklerin de şart olduğunu vurguluyor. Örneğin, fosil yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, karbon vergisi uygulanması veya yenilenebilir enerji altyapısına yatırım yapılması gibi politikalar, bireylerin davranışlarını değiştirmek zorunda kalmadan çevresel etkileri azaltabilir. Bu nedenle, iklim eylemini artırmak isteyen hükümetler, bireyleri suçlamak yerine, sistemik çözümler üretmeye odaklanmalı. Dr. Shuckburgh, 'Bireysel davranış değişikliği elbette önemli, ancak asıl etkili olan politikalar ve ekonomik teşviklerdir. Bu çalışma, insanların bilgi eksikliğinden değil, çoğu zaman sistemik engellerden dolayı iklim dostu davranışlar sergilemediğini gösteriyor.' diyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerine karşı oldukça kırılgan bir coğrafyada yer alıyor. Akdeniz havzası, iklim değişikliğinin en yoğun hissedileceği bölgelerden biri olarak gösteriliyor. Ancak Türkiye'de toplumun iklim değişikliğine ilişkin algısı ve eylemlere desteği konusunda benzer yanılgılar mevcut olabilir. Araştırma, Türkiye'deki iklim iletişimi kampanyaları için de önemli dersler içeriyor. Bilgi eksikliğini gidermenin ötesinde, insanların iklim değişikliğini günlük yaşamlarıyla ilişkilendiren ve toplumsal normları harekete geçiren stratejiler geliştirmek gerekiyor. Türkiye'nin Paris Anlaşması'na taraf olması ve 2053 net sıfır hedefi açıklaması, orta ve uzun vadede ciddi politikalar gerektiriyor. Hükümetin, yenilenebilir enerji yatırımlarını artırma ve enerji verimliliğini teşvik etme yönündeki adımları olumlu olsa da, toplumsal desteğin artırılması için daha kapsayıcı ve yerel düzeyde iklim eylem planlarının uygulanması önem taşıyor.