COP28'de büyük umutlarla hayata geçirilen Kayıp ve Zarar Fonu, iklim değişikliğinin yol açtığı yıkıcı etkilerle başa çıkmak için yetersiz kalıyor. İklim adaleti savunucuları, fonun mevcut büyüklüğünün, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki savunmasız toplulukların afetlerden kurtulmasına yardımcı olmaktan çok uzak olduğunu belirtiyor. Fon, sanayi öncesi döneme göre 1,2 santigrat derecelik bir ısınmanın tetiklediği seller, kuraklıklar ve fırtınalar gibi aşırı hava olaylarında milyarlarca dolarlık kayıpların sadece küçük bir kısmını karşılayabiliyor. Climate Home News'in analizine göre, fonun başlangıç taahhütleri milyar dolar seviyesinde kalırken, küresel iklim kayıplarının yılda 200-500 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu devasa uçurum, fonun sadece sembolik bir girişim olarak kalması riskini doğuruyor.
Fonun Yapısal Sorunları ve Kırılgan Toplumlar
Fonun en büyük zayıflıklarından biri, finansmana erişim mekanizmalarının karmaşıklığı. Şu anda fonun kaynakları büyük ölçüde hükümetler arası transferler ve kalkınma bankaları aracılığıyla dağıtılıyor. Bu durum, yerel toplulukların doğrudan yardım almasını engelliyor ve bürokratik engeller yaratıyor. Örneğin, 2023'te Libya'yı vuran sel felaketinde, hasarın büyüklüğüne rağmen fonun hızlı bir şekilde aktive edilememesi, kayıpların daha da ağırlaşmasına neden oldu. İklim adaleti aktivistleri, fonun, kadınlar, çocuklar ve yerliler gibi en kırılgan grupları doğrudan hedef alan hibe programları geliştirmesi gerektiğini savunuyor. Doğrudan erişim modelleri, felaket sonrası yeniden yapılanma için gerekli olan acil nakit akışını sağlayarak, toplulukların kendi kaderini tayin etmesine de olanak tanıyacak.
Mevcut taahhütlerin büyük bir kısmı, tarihsel sorumluluğu sınırlı olan zengin ülkelerin istekliliğine bağlı. ABD ve Avrupa Birliği'nin toplam katkısı, Çin gibi karbon salımı yüksek gelişmekte olan ülkelerin katkılarıyla dengelenmeye çalışılsa da, bu ülkelerin çoğu henüz somut adımlar atmış değil. Fonun 2024'teki ilk dağıtım turu, özellikle Pasifik ada devletleri ve Sahra Altı Afrika'daki 15 ülkeye 200 milyon dolar civarında bir yardım yapmayı planlıyor. Ancak bu miktar, bir adeta doğal afetlerin yol açtığı hasarın binde birine bile denk gelmiyor. Uzmanlar, fonun sürdürülebilirliği için karbon vergisi gibi yenilikçi finansman kaynaklarına yönelinmesi gerektiğini ifade ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Bir Finansman Modeli Mi?
Kayıp ve Zarar Fonu, küresel iklim diplomasisinin en hassas başlıklarından birini oluşturuyor. Gelişmiş ülkeler, yıllardır iklim finansmanı sorumluluklarından kaçarken, bu fon onlar için bir test niteliği taşıyor. COP29'da alınacak kararlar, fonun geleceğini belirleyecek. Brezilya, Endonezya gibi büyük karbon emisyonlarına sahip gelişmekte olan ülkeler, sadece yardım alan değil aynı zamanda katkıda bulunan konumuna geçmeye zorlanıyor. Bu durum, uluslararası iklim müzakerelerinde yeni bir ittifaklar dönemini işaret ediyor. Çin ise henüz resmi bir katkı taahhüdünde bulunmadı ancak Güney-Güney işbirliği kapsamında iklim dayanıklılığı projelerini desteklemeyi sürdürüyor.
Fonun sadece afet sonrası değil, afet öncesi hazırlık ve risk azaltma çalışmalarına da kaynak sağlaması bekleniyor. Özellikle su kaynakları yönetimi, kuraklığa dayanıklı tarım ve erken uyarı sistemleri gibi alanlar, uzun vadeli etki için kritik önem taşıyor. Küresel Güney ülkeleri, bu fonu 'kayıp ve zarar' kavramının dar bir yorumu yerine, iklim değişikliğinin sistematik boyutlarına karşı kapsamlı bir mücadele aracı olarak görüyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda iklim mültecileri sorununa da dolaylı çözümler sunabilir. Ancak fonun şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmaları henüz netleşmiş değil; yerel toplulukların karar alma süreçlerine katılımı sağlanmazsa, fon bir kez daha yukarıdan aşağıya dayatmaların aracı haline gelebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Akdeniz Havzası'nda iklim değişikliğine en duyarlı ülkelerden biri olarak, Kayıp ve Zarar Fonu'nun ölçeğinin büyümesini yakından takip etmelidir. Ülke, son yıllarda orman yangınları ve sel felaketleriyle iklim krizinin etkilerini yoğun şekilde hissediyor. Türkiye, fonun işleyişinde gelişmekte olan ülke statüsünü kullanarak kendi kıyı bölgeleri, tarım alanları ve su kaynakları için ek finansman talep edebilir. Ayrıca, fonun yapısal sorunlarının giderilmesi, Türkiye'nin Orta Doğu ve Afrika'da iklim projelerine ev sahipliği yapma potansiyelini artırabilir. Ancak Türkiye'nin karbon emisyonlarındaki artış eğilimi, uluslararası toplumda fon katkısı yapması yönünde baskı yaratabilir. Bu nedenle, Türk dış politikası iklimle ilgili finansman müzakerelerinde hem alıcı hem de potansiyel katkıcı olarak dengeli bir konum belirlemelidir.