Washington'da çok yıllık ABD-Suudi Arabistan sivil nükleer işbirliği anlaşmasının mürekkebi henüz kurumamışken, modern Orta Doğu diplomasisinin mimarisi ani ve şiddetli bir şekilde altüst oldu. Yüksek riskli işlemsel devlet sanatının klasik bir gösterisiyle, eski ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile İsrail arasında normalizasyon görüşmeleri yürütüldüğünü ve bu sürecin nükleer anlaşmayla bağlantılı olduğunu ilan etti. Ancak bu bağlantı, Orta Doğu'nun karmaşık jeopolitik gerçeklerini görmezden gelen bir yanılsamadan ibaret.
Gelişmenin Arka Planı
ABD ile Suudi Arabistan arasındaki sivil nükleer işbirliği anlaşması, aslında yıllardır üzerinde çalışılan ve iki ülke arasındaki stratejik ilişkinin önemli bir parçası olan bir anlaşmadır. Bu anlaşma, Suudi Arabistan'ın sivil nükleer enerji programını geliştirmesine olanak tanırken, Washington'a da bölgedeki nükleer silahlanma yarışını kontrol altına alma fırsatı sunuyor. Anlaşmanın en kritik noktası, Suudi Arabistan'ın uranyum zenginleştirme ve yeniden işleme tesisleri kurma hakkını içerip içermeyeceği; zira bu, nükleer silah üretme potansiyeli anlamına geliyor. ABD'nin geleneksel politikası, bu tür hassas teknolojilerin devredilmesine karşı çıkmak yönünde. Ancak Suudi tarafı, İran'ın nükleer programına karşı kendini güvence altına almak için bağımsız bir zenginleştirme kapasitesi talep ediyor.
Trump'ın normalizasyonu bu anlaşmaya bağlaması, aslında Suudi Arabistan'ı İsrail ile diplomatik ilişki kurmaya zorlayan bir kaldıraç olarak görülüyor. Ancak bu yaklaşım, bölgedeki diğer dinamikleri göz ardı ediyor. Suudi Arabistan, İsrail ile normalizasyon konusunda Filistin meselesinin çözümünü ön koşul olarak görüyor. Ayrıca, Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın, babası Kral Selman'a kıyasla daha pragmatik olduğu bilinse de, halkın Filistin davasına duyarlılığı ve İslam dünyasındaki liderlik iddiası, normalizasyona karşı güçlü bir direnç oluşturuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Bu anlaşma ve normalizasyon bağı, sadece ikili ilişkileri değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini de etkileyecek nitelikte. İran, Suudi Arabistan'ın nükleer kapasitesini kendi güvenliği için bir tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla, Suudi Arabistan'a zenginleştirme hakkı verilmesi, Tahran'ın da daha agresif bir nükleer politikaya yönelmesine neden olabilir. Bu durum, Orta Doğu'da yeni bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilir. Öte yandan, ABD'nin bu anlaşmadaki rolü, bölgedeki güvenilirliğini artırabilir ya da azaltabilir. Eğer ABD, Suudi Arabistan'ın taleplerine boyun eğerse, müttefikleri nezdinde eli zayıflayabilir; ancak ılımlı bir tavırla, nükleer yayılmayı önleme konusundaki kararlılığını da göstermiş olacak.
Normalizasyon konusuna gelince, İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, Arap İsrail çatışmasının seyrini değiştirebilir. Ancak bu, Filistin devletinin kurulması ve Kudüs'ün statüsü gibi temel meselelerde bir ilerleme olmadan gerçekleşirse, bölgede kalıcı bir barış sağlamayabilir. Ayrıca, bu normalizasyonun, Türkiye, İran ve Katar gibi ülkelerin bölgesel konumunu zayıflatacağı yönünde endişeler var. Bu ülkeler, İsrail ile normalleşmenin, Filistin davasına ihanet olarak algılanacağını ve kendi halkları nezdinde meşruiyet kaybına yol açacağını savunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişmeler, Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmekle birlikte, Türkiye açısından kritik bir öneme sahiptir. Türkiye, İsrail ile ilişkilerini normalleştirme çabalarını sürdürürken, Suudi Arabistan ile yaşanan bu tür bir anlaşma, Ankara'nın bölgesel ağırlığını dengeleyebilir. Ayrıca, nükleer enerji konusunda Türkiye'nin Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesi gibi kendi inisiyatifleri bulunmaktadır. Türkiye, bölgede nükleer silahlanmanın yayılmasına karşı çıkmakta ve barışçıl nükleer enerji kullanımını desteklemektedir. Bu nedenle, Suudi Arabistan'a zenginleştirme hakkı tanınması, Türkiye'nin nükleer politikalarıyla çelişebilir ve bölgedeki güç dengesini değiştirebilir. Türkiye'nin bu süreçte dengeli bir dış politika izleyerek, hem Suudi Arabistan hem de İsrail ile ilişkilerini koruması ve Filistin davasına olan desteğini sürdürmesi beklenir.