Hürmüz Boğazı'nda son haftalarda yaşananlar, uluslararası deniz ticaretinin can damarı olan bu stratejik su yolunda, ABD Başkanı Donald Trump'ın zihninde yarattığı gerçeklik ile sahadaki somut durum arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. ABD Donanması'na ait savaş gemilerinin bölgede devriye gezmeye devam etmesi ve İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun (IRGC) bu gemilere yönelik tacizkar yaklaşımları, Washington'un izlediği politikaların içsel çelişkilerini gün yüzüne çıkarıyor. Başkan Trump'ın daha önce İran'ı vurma emri verip son anda geri adım atması, ardından da "savaş istemiyoruz" açıklamaları, bölgede Türkiye dahil tüm aktörlerin güvenlik hesaplarını yeniden yapmasına neden oluyor. Bu haber, Hürmüz'deki son durumu, tarafların tutumları arasındaki uyumsuzluğu ve bunun küresel enerji güvenliğine etkilerini analiz ediyor.
Derinleşen Çelişki: Askeri Yığınak ve Müzakere Çağrıları
ABD yönetiminin Hürmüz Boğazı'na yönelik politikası, birbirine taban tabana zıt iki söylemin gölgesinde şekilleniyor. Bir yandan Washington, bölgeye ek askeri güç gönderdiğini ve İran'ın petrol ihracatını sıfırlama hedefini yinelerken; diğer yandan Başkan Trump, Tahran yönetimine defalarca müzakere masasına oturma çağrısında bulunuyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun başını çektiği şahin kanat, İran'a yönelik maksimum baskı politikasının sürdürülmesi gerektiğini savunuyor. Oysa Başkan Trump, seçim kampanyasında vaat ettiği gibi ABD'yi yeni bir Ortadoğu savaşına sürüklemek istemiyor. Bu ikilem, özellikle İran'ın 20 Haziran'da bir ABD insansız hava aracını düşürmesinin ardından iyice belirginleşti. Trump, önce misilleme emri verdiğini, ancak 150 kişinin öleceğini öğrenince operasyonu son anda iptal ettiğini açıkladı. Bu açıklama, hem şahinleri hem de güvercinleri tatmin etmekte zorlanan bir yönetimin iç çatışmasını ortaya koyuyordu. İran ise bu kararsızlığı bir zayıflık işareti olarak okuyor ve gerilimi artırma konusunda daha cesur davranıyor. Bölgedeki askeri uzmanlar, ABD'nin bu tutarsız mesajlarının, caydırıcılık etkisini zayıflattığını ve Hürmüz'de bir çatışma ihtimalini aslında artırdığını belirtiyor.
Buna karşılık İran, Hürmüz Boğazı'nın stratejik önemini kullanarak elini güçlendirmeye çalışıyor. Devrim Muhafızları, geçtiğimiz haftalarda boğazdan geçen ticari gemilere yönelik tacizlerini artırdı ve insansız hava araçlarıyla ABD savaş gemilerinin yakınında keşif uçuşları gerçekleştirdi. Tahran yönetimi, bir yandan nükleer anlaşmadaki yükümlülüklerini askıya alma kararı alarak Avrupa'ya gözdağı verirken, diğer yandan da ABD'nin baskılarına karşı koymak için Çin ve Rusya ile yakınlaşmayı sürdürüyor. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'in New York'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na katılması ve burada müzakere sinyalleri vermesi, Tahran'ın da tamamen savaş istemediğini gösteriyor. Ancak taraflar arasındaki güven bunalımı o kadar derin ki, her iki tarafın da attığı her adım, karşı tarafça bir tehdit olarak algılanıyor. Bu kısır döngü, Hürmüz'deki gerilimi kontrolden çıkma riskiyle karşı karşıya bırakıyor.
Enerji Güvenliği ve Küresel Ticaret Üzerindeki Etkiler
Hürmüz Boğazı'nın önemi, dünya petrol arzının yaklaşık beşte birinin bu su yolundan geçmesinden kaynaklanıyor. Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar'ın ham petrol ihracatının büyük bölümü Hürmüz üzerinden gerçekleşiyor. Bu nedenle, boğazda yaşanacak olası bir kriz, küresel enerji fiyatlarını anında etkileyebilir. Nitekim son haftalarda tanker saldırıları ve gerilimin artması, petrol fiyatlarının varil başına 65 dolardan 75 dolara yükselmesine neden oldu. Uzmanlar, Hürmüz'ün tamamen kapatılması durumunda petrol fiyatlarının ikiye katlanabileceğini ve küresel ekonominin resesyona sürüklenebileceğini belirtiyor. Bu senaryo, sadece Batılı ülkeleri değil, Çin gibi devasa enerji ithalatçısı ülkeleri de doğrudan etkiler. Dolayısıyla Hürmüz'deki gerilim, yalnızca ABD-İran arasındaki bir mesele olmaktan çıkıp tüm dünya ekonomisini ilgilendiren bir konu haline geliyor. Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkeler için bu durum, hem enerji maliyetleri hem de tedarik güvenliği açısından kritik önem taşıyor.
Bölgesel olarak bakıldığında, ABD'nin Hürmüz'deki tutarsız politikası, müttefiklerini de zor durumda bırakıyor. Suudi Arabistan ve BAE, ABD'nin İran'a karşı daha sert bir tutum almasını istiyor; ancak Trump'ın kararsızlığı, bu ülkelerde ABD'nin güvenilirliğine ilişkin soru işaretleri yaratıyor. Öte yandan İran'a yakınlığıyla bilinen Katar ve Umman, gerilimin azaltılması için arabuluculuk çabalarını sürdürüyor. Avrupa ülkeleri ise hem ABD'nin İran'a yönelik yaptırımlarına karşı çıkıyor hem de nükleer anlaşmayı kurtarmak için INSTEX adlı ödeme mekanizmasını kurarak Tahran'la ticareti sürdürmeye çalışıyor. Bu karmaşık denklemde, Türkiye'nin konumu ise ayrıca önem kazanıyor. Ankara, hem İran'la enerji ve ticaret ilişkilerini sürdürüyor hem de ABD ile NATO müttefiki olarak askeri iş birliği yapıyor. Bu nedenle, Hürmüz'de yaşanacak herhangi bir kriz, Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Hürmüz Boğazı'ndaki bu yüksek tansiyon, Türkiye için enerji güvenliği ve bölgesel istikrar açısından yakından takip edilen bir gelişme olma özelliği taşıyor. Türkiye, petrol ve doğal gaz ihtiyacının büyük bölümünü ithal eden bir ülke olarak, olası bir Hürmüz krizinden doğrudan ve önemli ölçüde etkilenecektir. Özellikle Azerbaycan'dan ve Orta Doğu'dan yapılan petrol sevkiyatının bir kısmı Hürmüz üzerinden geçse de, Türkiye'nin enerji boru hatları (örneğin Bakü-Tiflis-Ceyhan) sayesinde Hazar petrollerini Hürmüz'e bağımlı olmadan taşıyabilmesi önemli bir avantaj sağlıyor. Ancak yine de dünya petrol fiyatlarındaki olası bir sıçrama, Türkiye'nin cari açığı ve enflasyonu üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Ayrıca, ABD ile İran arasındaki bu istikrarsızlık, Suriye ve Irak'taki güvenlik dinamiklerini de etkileyebilir; bu da Türkiye'nin milli güvenliği açısından riskler barındırır. Ankara'nın, bölgede arabuluculuk rolü oynayarak gerilimi düşürme çabalarına katkı sağlaması ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme politikasını hızlandırması, bu süreçte öne çıkması gereken stratejik adımlar olarak değerlendiriliyor. Türkiye'nin hem İran'la hem de Körfez ülkeleriyle dengeli ilişkiler kurabilme kapasitesi, Hürmüz krizinin olumsuz etkilerini hafifletmede kritik bir rol oynayabilir.