Batı dünyasında seçimlere katılım oranları rekor seviyelere ulaşırken, bu kitlesel siyasi hareketlilik beklenen sistemik değişimi getirmiyor. Yazar ve siyaset analisti Anton Jager, günümüzün ‘hiper politika’ çağında yaşadığımızı savunuyor: Vatandaşlar her zamankinden daha fazla siyasi görüş beyan ediyor, protestolara katılıyor ve oy kullanıyor; ancak bu yoğun siyasi enerji, köklü kurumsal reformlara ya da ekonomik yapıda gerçek bir dönüşüme yol açmıyor. Jager’e göre bu paradoks, modern demokrasilerin karşı karşıya olduğu derin bir meşruiyet krizine işaret ediyor.
Artan Katılım, Yerinde Siyaset
ABD’de 2020 başkanlık seçimlerinde %66,8 ile son yüzyılın en yüksek katılımı kaydedildi. Avrupa’da da benzer bir tablo var: 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde katılım %50’yi aşarak 25 yılın rekorunu kırdı. Fransa’da ‘Sarı Yelekliler’ protestoları, Şili’de anayasa değişikliği süreci, Polonya’da kitlesel gösteriler… Vatandaşlar taleplerini sokaklara, sandıklara taşıyor. Ancak seçim sonuçlarına bakıldığında, çoğu ülkede iktidar partileri ya da ana akım siyasi partiler konumlarını koruyor; temsili demokrasi krizi derinleşerek devam ediyor.
Jager, bu durumu ‘sembolik katılımın artması, maddi sonuçların azalması’ olarak özetliyor. Siyasi partiler, seçim vaatleriyle oy toplamakta başarılı olurken, iktidara geldiklerinde küresel kapitalizmin sınırları içinde hareket etmek zorunda kalıyor. Bu durum, seçmenlerin kurumlara olan güvenini daha da aşındırıyor. ABD’de yapılan son anketlere göre, genç seçmenlerin %60’ı demokrasinin işleyişinden memnun olmadığını belirtiyor.
Küresel Boyut: Demokrasinin Geri Çekilişi
Bu ‘hiper politika’ olgusu sadece Batı ile sınırlı değil. Dünya genelinde otoriter rejimlerde artış yaşanırken, demokratik süreçlere katılım da artıyor. Brezilya’da bir önceki seçimde Bolsonaro’nun zaferi, Hindistan’da Modi’nin popülaritesi, popülist liderlerin halktan aldığı desteği gösteriyor. Ancak bu katılım, demokratik kurumları güçlendirmekten çok, zaman zaman çoğunlukçu otoriterizme zemin hazırlayabiliyor.
Uzmanlar, bu tabloyu ‘temsili demokrasinin krizi’ olarak yorumluyor. Siyasi iletişimdeki dönüşüm, sosyal medyanın etkisi, ‘post-truth’ dönemi - tüm bunlar vatandaşların siyasi katılımını artırırken, karar alma süreçlerindeki etkinliğini azaltıyor. Jager’ın analizi, bu durumu ‘sistemik olarak çözümsüzlüğün yönetimi’ olarak nitelendiriyor: Politikacılar, 1970’lerdeki neoliberal konsensüsün ötesine geçemiyor; iklim krizi, artan eşitsizlik ve küresel salgınlar ise çözüm gerektiren alanların başında geliyor.
Bu tablo, demokratik yönetişimin geleceği için ciddi sorular ortaya çıkarıyor. Katılımın yoğunluğu ile kurumsal dönüşüm arasındaki kopukluk, toplumsal dokuyu yıpratıyor. Ancak bazı gözlemciler, bu dönemin aynı zamanda yeni siyasi biçimlerin filizlendiği bir geçiş dönemi olduğunu savunuyor: Yurttaş meclisleri, müzakereci demokrasi örnekleri, dijital doğrudan demokrasi deneyimleri… Bunlar, ‘hiper politika’nın yaratıcı yüzünü oluşturuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, son yıllarda seçim katılım oranlarının yüksek olduğu, ancak siyasi istikrar tartışmalarının sürdüğü bir ülke. ‘Hiper politika’ kavramı, Türk demokrasisinin dinamiklerini anlamak için de kullanılabilir. Toplumun siyasete yoğun ilgisi, sokak protestoları ve referandumlar, karar alma süreçlerine etki etme konusunda yetersiz kalıyor. Bu durum, Türk siyasetindeki polarizasyonu artırıyor. Ancak Türkiye’nin jeopolitik konumu, onu küresel dalgalanmalara karşı kırılgan kılıyor; bu nedenle, ‘hiper politika’nın yarattığı siyasi istikrarsızlık, ülkenin dış politika manevra alanını da etkileyebilir.